İSLAM’DA SÛİZANDAN SAKINMAK

İL:KÜTAHYA AY-YIL:TEMMUZ-2007

TARİH:27/07/2007

İSLAM’DA SÛİZANDAN SAKINMAK

وَمَا يَتَّبِعُ أَكْثَرُهُمْ إِلاَّ ظَنّاً إَنَّ الظَّنَّ لاَ يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئاً إِنَّ اللّهَ عَلَيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ

Değerli Mü’minler!

İslam dini; sosyal ilişkilere, ahlâkî davranışlara, kişilik haklarının korunmasına, güven, huzur ve barış ortamını yok edecek, kavga, tartışma ve dargınlıklara sebep olacak davranışlardan kaçınılmasına büyük önem vermiştir. Bu sebeple sosyal ilişkileri zedeleyen, temel hakları ihlal eden ve ahlakî zafiyete sebep teşkil eden su-izan, dedikodu, gıybet, iftira, yalan, tecessüs gibi… Söz, fiil ve davranışları yasaklamıştır. Bu davranışlardan biri de su-izandır. Sûizan; Bir insan hakkında kötü zanda bulunmak, art niyetli düşünmektir.

Muhterem Mü’minler!

Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir”[1] ayette sûizan ve gıybet açıkça yasaklanmakta; suizannın günah, gıybet etmenin ölü bir insanın etini yemek mesabesinde olduğu ifade edilmektedir. Bu itibarla kişi kendisiyle aynı inancı paylaşan Müslüman kardeşi hakkında suizan değil hüsnü zan beslemelidir. Zira iman, ahlâk ve kardeşlik bunu gerektirir. Müslümanın, Müslüman kardeşi hakkında iyi düşünmesi ve ona güvenmesi hem dininin ve hem de insanlığın gereğidir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) hadislerinde “Zandan sakının, zira zan, sözlerin en yalanıdır…” buyurarak suizannı sevmediği ve yasakladığı davranışlardan olan yalancılıkla ilişkilendirmektedir. Peygamberimiz (s.a.v) hadisin devamında bizleri şöyle uyarmaktadır. “Ey Müslümanlar! Tecessüs etmeyin (Birbirinizin kusurunu araştırmayın) haber koklamayın, haksız yere rekabet etmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize kin tutmayın, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allahın kulları! Kardeş olun. Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahkir etmez. Kişiye şer olarak Müslüman kardeşini tahkir etmesi yeterlidir. Her Müslümanın diğer Müslüman’a malı, kanı ve ırzı haramdır. Allah sizin suretlerinize ve kalıplarınıza bakmaz fakat kalplerinize ve amellerinize bakar. Hz. Peygamber eliyle göğsünü işaret ederek “Takva şuradadır.”[2]

Peygamber Efendimiz burada özellikle Müslümanın ırzı, namusu ve malının dokunulmaz oluşu ile şekillerin, renklerin ve dış görünüşün değil ihlâsın, takvanın ve imanın önemine vurgu yapmıştır. Bu hususun sûizanla ilgisi vardır. Çünkü insanlar genellikle önce kalplerinde birbirleri hakkında sûizanda bulunurlar, daha sonra bunun dedikodusunu yaparak arkadan çekiştirirler ve böylece çok çirkin bir davranış olan gıybet etmiş olurlar.

Aziz Cemaat!

Dinimiz, aile ve toplum hayatının güvenli ve huzurlu olmasına, fertlerin güzel ahlaklı olmasına büyük önem vermiştir. Suûizan, aile ve toplumun güven ve huzurunu yok eden, fertlerin gayr-i ahlâkî olmasına neden olan kötü davranışlardan biridir. Bu sebeple Yüce Rabbimiz ve Sevgili Peygamberimiz tarafından yasaklanmıştır. Bu vesile ile sûizanda bulunan kişi, hem tövbe etmelidir, hem de hakkında zanda bulunduğu kişiden helâllik alması gerekir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) bizleri şöyle ikaz etmektedir.” Müslümanların eksiklerini, ayıplarını araştırmayın. Zira her kim Müslümanların ayıplarını araştırırsa, Allah Teâlâ da onun ayıbını (kusurunu) tâkip eder, nihayet evinin içinde bile onu rezil ve rüsvây eder.”[3]

Bu hadisi şerife binaen dinimiz, bir kimsenin ayıplarını, kusur ve hatalarını araştırıp, açığa vurmayı yasaklarken, kul hakkına taalluk etmeyen, zulüm ve haksızlık olmayan, söylenilmesi ve sûizanda bulunulması halinde kimseye fayda sağlamayan türden olanlarını örtmeyi ahlâki bir fazilet olarak değerlendirmiştir.

Muhterem Cemaat!

Öyleyse bizler! Çok kıymetli olan ömür sermayemizi Allah’ın rızası doğrultusunda harcamalı, Kur’an ahlakına ters düşen davranışları terk etmeli, nefis muhasebesi yaparak kötü duygu ve düşüncelerimizi terk etmeliyiz.

Hutbemi, başında okumuş olduğum ayet-i kerime meali ile bitiriyorum.” İnsanların çoğu, sırf kuru bir zan ardında gider. Fakat zan haktan hiçbir şey ifade etmez. Muhakkak ki Allah, onların yaptıklarını tamamen bilmektedir.”[4]

HUTBEYİ HAZIRLAYININ ADI VE SOYADI

İbrahim BALKAN

Valide Camii İmam-Hatibi

KÜTAHYA

[1] - Hucurat, 12

[2] - Buhari, Vesâyâ, 8

[3] - Ebu Davud, Edeb, 44

[4] - Yunus, 36

Yüce Rabbimiz biz kullarına “5 altın öğüt” veriyor…

Allahın sevgili kullarından biri bir rüya görür rüyasında kendisine şöyle denir:

“Sabah olunca, karşına ilk çıkanı ye, ikinci çıkanı sakla, üçüncü çıkanın dileğini kabul et, dördüncü geleni üzme, beşinciden de kaç! “

Sabah oldu; dışarı çıktı. Yola koyulup gitti. Karşısına bir dağ çıktı. Bu koca dağı görünce şaşırdı. Kendi kendine şöyle dedi:

-Rabbim bana bunu yememi emretti.

Sonra şöyle dedi:

-Rabbim bana gücümün yetmeyeceği bir şeyi emretmez. Onu yemeye karar verdi. Dağa doğru yürüdü. Yaklaştıkça dağ küçüldü. Tam yaklaştığı zaman koca dağ bir lokmaya dönüşmüştü. Onu tutup yedi, baldan tatlı buldu. Allaha hamdetti, yürüyüp gitti. Karşısına altından bir leğen çıktı.

Şöyle dedi:

-Rabbim, bunu da saklamamı emretti. Bir çukur kazdı, onu gömdü. Yürüdü, az gittikten sonra dönüp baktı. Leğen toprak yüzüne çıkmıştı. Geri döndü, tekrar gömdü. Biraz gitti; baktı ki, yine çıkmış bir daha gömdü, yine toprak üstüne çıktı. Kendi kendine, Ben emredileni yaptım diyerek bırakıp gitti. Karşısına bir kuş çıktı. Peşinden bir şahin onu kovalıyordu.

Kuş ona şöyle dedi:

-Ey Allahın sevgili kulu, beni sakla. Bana yardım et; Onu aldı. Koynuna sakladı. Peşinden şahin geldi;

şöyle dedi:

- Ey Allahın sevgili kulu, ben açım. Sabahtan beri de bu kuşun peşindeyim. Onu yakalamak istiyorum. Kısmetime engel olma. Kendi kendine

şöyle dedi:

-Üçüncünün dileğini yapmam emri verildi, yaptım. Dördüncüyü üzmemem emredildi. Şimdi ne yapacağım? Bu işe şaştı. Sonra bıçak aldı; kendi uyluğundan bir parça et kesti, şahine attı; o da kapıp kaçtı. Daha sonra kuşu saldı. Bundan sonra, yürüyüp gitti. Kokmuş bir leş gördü. Onu da bırakıp kaçtı. Akşam olunca şu duayı yaptı:

- Ya Rabbi, emrini yerine getirdim. Bu işlerin manası ne ise bana bildir Daha sonra, rüyasında şöyle anlatıldı:

-Birinci görüp yediğin öfkedir. Önce koca bir dağ gibi görülür; sabırla öfke yutulursa, baldan tatlı olur.
- İkincisi iyi amelindir. Ne kadar saklarsan sakla; yine meydana çıkar.
-Üçüncüsü, sana bırakılan bir emanettir, ona hıyanet etme.
-Dördüncüsü şudur: Bir insanın sana bir dileği ulaşırsa, onu yerine getir; isterse sana lâzım olan bir şey olsun.
- Beşincisi gıybettir. İnsanların gıybetini edenlerden kaç. Şüphesiz her şeyi bilen Allah’tır

Yayınlandı:  on Ocak 4, 2009 at 10:07 pm Yorum Yapın
Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , ,

İslam’da Arkadaşlık

Bismillahirrahmanirrahim
Kur’an-ı Kerim Müddessir suresinin 42. ayetinde insanı cehennemlik yapan sebeplerden birisini de kötü ve laubali arkadaşlarla birlikte olmak ve böylece onların hal ve hareketlerine iştirak etmek olarak tanıtmaktadır.
Kur’an-ı Kerim sapık ve imansız arkadaşlar tarafından yoldan çıkarılan kimselerin (kıyamet günü) pişmanlıklarını şöyle tasvir emektedir::
“O gün (nefsine ve başkalarına) zulmeden kimseler ellerini ısırarak şöyle der: Ah, keşke Peygamber’le birlikte bir yol edinmiş olsaydım! Vaah, yazıklar olsun bana, keşke filanı dost edinmeseydim! Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra, beni zikirden (Allah’ı hatırlamaktan) saptırmış oldu…” (Furkan,28-29)
Resul-i Ekrem (s.a.a) de arkadaş seçiminin önemini şu şekilde beyan etmektedir: “Kişi dostunun dini üzeredir; şu halde her biriniz kiminle dost olduğuna baksın.” (Bihar-ül Envar, c.74, s.792)
İşte görüldüğü gibi dost ve arkadaşın insanın hayatında ne kadar önemli bir yere sahip olduğu bu ayet ve hadislerden iyice anlaşılmaktadır. Tek kelimede bir arkadaş insanı hem cennetlik yapabilir, hem cehennemlik!

Hz. Emir-ül Mu’minin Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Kötülerle oturmak, (insanın) iyi insanlar hakkında kötü zan beslemesine neden olur. İyilerle birlikte oturmaksa, kötüleri iyilere katar. İyilerin facirlerle (kötülük ehli olanlarla) oturması, onları facirlere katar. Kimin durumunu kestiremiyorsanız; dinini bilmiyorsanız, onun çevresine bakın. Eğer arkadaşları Allah’ın dinine bağlıysalar, o da Allah’ın dini üzeredir. Şayet arkadaşları Allah’tan başkasının dini üzere iseler, onun Allah’ın dininden nasipsiz olduğunu bilin. Çünkü Resulullah (s.a.a) şöyle derdi: “Allah ve âhiret gününe inanan bir kimse kafiri kardeş, faciri arkadaş edinmesin. Kim kafiri kardeş ya da faciri arkadaş edinse, facirdir, kafirdir.” (Bihar-ül Envar)

Yine şöyle buyurmaktadır:

“Kötü arkadaşla oturmaktan kaçın; zira o, kendisiyle birlikte olanı helak eder ve kendisiyle arkadaşlık yapanı alçaltır, bedbaht eder.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.299)

Allah Resulü (s.a.a) buyuruyor ki:

“Salih arkadaş yalnızlıktan daha iyidir; yalnızlık da kötü arkadaştan daha iyidir.” (Bihar-ül Envar, c.15, s.51)


İmam Sadık (a.s) ise şöyle buyuruyor:
“Kalbinden bir öğüt vericisi, nefsinden bir alıkoyucusu ve kendisine doğru yolu gösterecek (salih) bir dostu olmayan kimse, düşmanın boyunduruğu altına girer.” (Bihar-ül Envar, c.15, s.51)
KÖTÜ ARKADAŞIN ÖZELLİKLERİ


Resul-i Ekrem (s.a.a) kötü arkadaşı ölüye benzeterek şöyle buyurmuştur:

“Ölülerle oturup kalkmak kalbi öldürür.” Ölülerle oturup kalkmak da nedir ya Resulullah?” diye sorulunca şöyle buyurdu: “İmandan sapmış ve Allah’ın hükümlerine boyun eğmeyen kimselerle oturup kalkmak, ölülerle oturup kalkmak gibidir.” (Bihar-ül Envar, c.15, s.52)

Hz. Ali (a.s):
“Kötü arkadaş, Allah’a karşı isyanı senin gözünde süslü (ve güzel) gösteren kimsedir.” (Bihar-ül Envar, c.15, s.52)

Allah Resulü (s.a.a): “İnsanların en akıllısı cahillerden kaçan kimsedir.” (Bihar-ül Envar, c.15, s.52)

İmam Muhammed Bâkır (a.s):
“Şu dört kişiyle dost ve arkadaş olma: Ahmak, cimri, korkak ve yalancı. Çünkü ahmak, sana yarar vermek isterken zarar verir; cimri de senden alır, ama sana vermez; korkak ise (tehlike anlarında) senden ve ebeveyninden kaçar; yalancı da bazen doğru konuşsa da sözüne inanılmaz.” (Bihar-ül Envar, c.15, s.52)

İmam Zeyn-ül Abidin (a.s) ise kötü arkadaşları şöyle tanıtıyor:
“Fasık kimseyle arkadaş olma; çünkü bir karın yemeğe veya ondan daha aza seni satar. Ahmakla dost olma; zira o sana fayda vermek isterken zarar verir.Cimri insanla dost olmaktan kaçın çünkü o kendisine en çok muhtaç olduğun zaman seni yalnız bırakır. Yalancıyla arkadaşlık yapma; çünkü yalancı serap gibidir; uzağı yakın ve yakını ise sana uzak gösterir.” (Tuhef ul Ukul, s.279)

Hz. Ali (a.s): “Fasıklar, facirler ve açıkça Allah’a karşı günah işleyenle arkadaşlık yapma.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.304)

Hz. Ali (a.s): “Akıllı düşman, cahil dosttan daha iyidir.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.304)

İmam Rıza (a.s): “Cahille arkadaş olan (sürekli) zahmete düşer.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.304)

İmam Sadık (a.s): “İnsanlar arasında üç kişiyle arkadaşlık yapma: Hain, Zalim ve söz taşıyan. Zira insan için (başkasına) hıyanet eden kimse, sana da hıyanet eder; senin için başkasına zulüm eden kimse (bilahare) sana da zulüm eder ve sana zulüm getiren kimse sonrada senden başkasına söz götürür.” (Bihar-ül Envar, c.78, s.230)

Hz. Ali (a.s): “insanların kusurlarını araştırıp duran kimselerle oturup kalkma; zira onlarla arkadaşlık yapan onlardan selamet kalmaz.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.304)

Resul-i Ekrem (s.a.a): “Kendisi için istediğini senin içinde isteme-yen kimsenin dostluğundan sana bir hayır gelmez.” (Bihar-ül Envar, c.74, s.198)

İmam Sadık (a.s): “Aşağılık insanlarla haşir neşir olma; zira onlarla birlikte olmak insanı hayra götürmez.” (Bihar-ül Envar, c.78, s.249)

İmam Zeyn-ül Abidin (a.s) oğluna şöyle vasiyet ediyor: “Yavrum akrabalarıyla ilişkisini kesen kimselerle arkadaşlık yapma; zira ben böyle birinin Allah’ın kitabında üç yerde lanetlendiğini gördüm…” (Nur-us Sekaleyn, c.4, s.45)

İmam Sadık (a.s): “Şunu bilin ki dünyada Allah’ın (Azze ve Celle) rızasından yoksun bir şekilde gerçekleşen her dostluk, kıyamet günü düşmanlığa dönüşür.”(Nur-us Sekaleyn, c.4, s.612)

Hz. Ali ( a.s): “Onu bunu ayıplayan gıybet eden kimseyle arkadaş olma; yoksa sen de zan altına girersin.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.304)

İmam Ali (a.s): “Kötülerle arkadaşlık yapmak, insana kötülük kazandırır; rüzgarın pis kokulu bir yerden geçtiğinde kendisiyle kötü kokuyu başka yerlere taşıdığı gibi.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.302)

Kısacası insan, imandan yoksun, fâsık, Allah’ın hükümlerine boyun eğmeyen, insanı günahlara teşvik eden, zalim, söz taşıyan, hep başkalarının kusurlarıyla uğraşıp duran, kendisi için istediğini başkası için istemeyen, aşağılık olan, akrabalarıyla ilişkisini kesen, onu bunu ayıplayıp gıybet eden kimselerle arkadaşlık yapılaması nehy edilmiştir.
Bütün bunlara karşılık iyi ve dost olmaya layık kimselerin de özellikleri hadislerde beyan edilmiştir. İşte bunlardan bazı örnekler:

İYİ ARKADAŞIN ÖZELLİKLERİ
Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: “Bütün dostlar (bilahare bu dostluklardan ötürü) pişman olurlar; muttakiler hariç.” (Nur-üs Sekaleyn, c.4, s.612)
Yani takva ve Allah rızası üzere kurulan dostluklarda hiçbir zaman pişmanlık olmaz.
Hz. Ali (a.s): “Hikmet sahibi insanlarla arkadaşlık yap; ilimli insanlarla otur kalk ve dünyadan yüz çevir ki Cennet-ül me’vada yer alsın.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.301)
Yani bunlar insanın cennette girmesine vesile olur.
Hz. Ali (a.s): “Akıllı dostla arkadaşlık yapmak, ruhun hayatıdır.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.301)
Hz. Ali (a.s): “Çok arkadaş edinmek isteyen adamların, neden akıllı ve takvalı âlimlerle arkadaşlık yapmamalarına şaşarım; onlar ki faziletleri insana fayda verir, ilimleri insanı tehzip edip temizler ve arkadaşlıkları insana ziynet olur.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.302)
Resul-i Ekrem (s.a.a): “İnsanların en mutlusu saygı değer ve haysiyetli insanlarla oturup kalkanlarıdır.” (Bihar-ülEnvar, c.74, s.185)
Resul-i Ekrem (s.a.a): “Cennet bahçesinden bir bahçe gördüğünüz zaman ondan yararlanın.” Nedir bu cennet bahçesi ya Resulallah, diye sorulunca: “Mu’minlerin toplantılarıdır.” diye cevap verdi. (Bihar-ül Envar, c.15, s.51
Resul-i Ekrem’in (s.a.a) nakline göre havariler Hz. İsa’ya (a.s): “Kiminle oturup kalkalım?” diye sorunca: Hz. İsa (a.s) şöyle cevap verdi: “O kimseyle oturun ki onu görmeniz size Allah’ı hatırlatsın, konuşması sizin ilminizi artırsın, ameli sizi ahirete meyillendirsin.” (Tuhef-ul Ukul, s.81)
Hz. Ali (a.s): “Allah’a itaat etmek için insana yardımcı olan kimse arkadaşların en üstünüdür.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.313)
İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Arkadaşlığın (bir takım sınır ve ölçüleri vardır ki), onlara sahip olmayan gerçek dost ve arkadaş sayılmaz:
1- Sana karşı gizlisi ve aşikarı aynı olmalı;
2- Senin güzelliğini kendi güzelliği ve senin kusurunu kendi kusuru bilmeli;
3- Bir makam veya servet, onu sana karşı değiştirmemeli;
4- Gücü yettiği şeyi senden esirgememeli;
5- Musibet ve sıkıntı zamanlarında seni terk etmemeli, yalnız bırakmamalı.” (Bihar-ül Envar, c.78, s.249)
Hz. Ali (a.s): “Arkadaş arkadaşına üç şey de sahip çıkmadığı zaman gerçek arkadaş sayılmaz; musibet zamanında, gıybeti edildiği zaman ve vefat ettiği vakit.” (Mizan-ül Hikme, c.74, s.163)
Hz. Ali (a.s): “Gerçek arkadaş, arkadaşını zulüm ve haksızlıktan alı koyan, iyilik ve ihsan etmesine yardımcı olan kimsedir.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.311)
İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Dostlarınızı iki huyla deneyin; bu iki huy onlarda olursa, onlarla dostluğunuzu sürdürün; olmazsa onlardan uzaklaşın; namazlarını vaktinde kılmaya dikkat etmeleri; dar ve geniş günlerinde kardeşlerine iyilikte bulunmaları.” (Vesail-üş Şia, c.2, s.20)
Yine şöyle buyurmuştur: “Kardeşlerimin bana en sevimlisi, kusurlarımı bana hatırlatan kimsedir.” (Vesail-üş Şia, c.2, s.205)
İmam Sadık (a.s) yine şöyle buyurmaktadır: “Üç defa sana kızıp da hakkında kötü bir şey söylemeyen kimseyi kendine arkadaş seç.” (Bihar-ül Envar, c.74, s.173)
Yine şöyle buyurmuştur: “Bir arkadaşı üç şeyde imtihan etmediğin müddetçe ona arkadaş deme: Gazaplandığı sırada gazabının onu haktan batıla çıkarıp çıkarmadığına bak; dinar ve dirhem (dünya malı) düşkünlüğü ile imtihan et ve onunla yolculuk yap.” (Bihar-ül Envar, c.74, s.180)
Hz. Ali (a.s): “Arkadaş, zorluk zamanında imtihan edilir.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.312)
Hz. Ali (a.s): “İnsan güç kaybettiği zaman gerçek dost düşmandan belli olur. “ (Mizan-ül Hikme, c.5, c.312)

Yayınlandı:  on Aralık 14, 2008 at 12:18 pm Yorum Yapın
Tags: , , , , , , , , , , ,

İslam’da Ticaret Hukuku

1.) Temel İlkeler
2.) Takas
3.) Tekelcilik
4.) Spekülasyon
5.) Uluslararası Ticaret ve Damping
6.) Ticaret ve Faiz
7.) Sonuç

Ruh esenliği, kişinin manevî gelişmesi ya-
nında, âdil ve iyi davranışlar üzerine kurulu
yeryüzünde bir hayat sürdürmesine bağlıdır.
Bunun için, Kuran ve Sünnet, dünya işleri üze-
rinde tekrar tekrar durur, onlara ait öğütler
verir. Kuranda şöyle buyrulur : «İbadet bittik-
tan sonra, Allah’ın fazlını -bağışını- aramak
için yeryüzüne dağılınız.»,

Peygamberin (SAV) bir sözü şöyle: «Geçimini
helâl yollarla sağlamak, ibadet dışında en ö-
nemli bir görevdir.»

Bir başka yerde şöyle der
Peygamber (SAV) : «Sabah namazını kıldıktan sonra.
geçiminizi kazanıncaya kadar yatmayın.»

İslâm, İslâmî ilkelerle bağdaşan tüm eko-
nomik faaliyetlere katılma hakkını kişiye tanı-
maktadır. Ticaret, ticarî ortaklık, kooperatifler
ve anonim ortaklıklar meşru sayılmıştır. Bunun-
la birlikte ticarî faaliyetlerin dürüst yararlı ve
güvenilir bir şekilde yürümesini sağlamak ama-
cıyla ticari faaliyetlere ilişkin bazı kural-
lar getirmiştir. Peygamber (SAV) bir hadîsinde,
sözünde duran, doğru sözlü tüccarı övmüştür: «Doğ-
ru sözlü, dürüst bir tüccar, Peygamberlerle,
sıddıklarla ve şehitlerle birliktedir.»
(Tirmizi,72: 4)

1 – TEMEL İLKELER
Ticarî ilişkilerde kişinin son derece dürüst
ve güvenilir olması şartı temel ilke olarak kon-
muştur. Bu ilkeler iş adamları tarafından be-
nimsenmiş olsaydı, bu gün piyasada görülen
bozukluklar olmayacaktı. Ticaret ve alışverişe
ilişkin bu ilkeler, iş ilişkilerinde iyi niyetin ku-
rulması, tartı ve ölçümün dürüstçe yapılması
ve aldatıcı yeminlere başvurmaktan kaçınılma-
sı hakkındaki Kuran ve Hadis hükümlerinde,
değişik şekilde, yansımaktadır.

Aldatıcı yeminler :

Günümüzde satıcılar, alıcıları kandırmak
için asılsız yeminlere başvurmaktadırlar. Bu
davranış da, piyasa ekonomisinin bozukluğu
yanında, kişilerin ahlâkî ve ruhi değerlere kar-
şı kayıtsızlığının, umursamazlığının ve yaban-
cılaşmasının etkisi büyüktür. lslâm, iş adamı-
nın malını satmak amacıyla başvurduğu bu tür
davranışları kınamıştır. Ebu Hureyre’nin (RA)
naklettiğine göre, Peygamber (SAV) bu konuda şöyle
demiştir: “Asılsız yeminler malı sattırır, ama be-
reketi, onun sağlayacağı yararı ve iç rahatlığı-
nı da yok eder.” (Buhari 34; 26). Öte yandan
Ebu Zer de (RA), Peygamberin (SAV) başka bir sözünü
nakleder “Allah şu üç sınıf insanla ne konuşacak,
ne onların yüzüne bakacak, ne de günahlarını
bağışlıyacaktır. Onlar çok acıklı bir azap çeke-
ceklerdir.” Ebu Zer; birden bire atılır ve sorar.
«Ey Allahın Elçisi! Bu, herşeyini yitiren ve mah-
folanlar kimlerdir?» Peygamber (SAV) cevap verir.
«Tüm servetini gösteriş uğruna harcayanlar,
başkasına yaptığından sorumlu olduğunu vic-
danında duymayanlar ve malını asılsız yemin-
lerle satanlar.» (Müslim)

Tartı ve ölçüde dürüstlük :

Ticarette tartı ve ölçünün yeri ve değeri
son derece önemlidir. İslâm, bindörtyüz sene
önce ölçü ve tartının dürüstlükle yapılması ü-
zerinde önemle durmuştur. Bu konuda hem
Kur’an’da ve hem de Hadislerde çok sert hü-
kümler vardır. Kur’an’da şöylece değinilir bu
konuya : “Ölçekte ve tartıda hile yapanların
vay haline! Ki onlar, insanlardan, ölçekte al-
dıkları zaman haklarını tastaman alanlar, on-
lara o ölçekle veya tartıyla verdikleri zaman
ise eksiltenlerdir. Sahiden onlar diriltilecekleri-
ni sanmıyorlar mı? Büyük bir günde, Alemle-
rin Rabbi için insanların kalkacağı günde…
Sakın hileye sapmayın! Ahirette sorguya çeki-
leceğinizi unutmayın! Çünkü kötülerin kitabı
muhakkak siccindedir.» (LXXXIII: 2-7)

İyi Niyet :

İslâm, yalnız ölçü ve tartıdaki dürüstlük
üzerinde değil, taraflar arasında iyi niyetin ku-
rulması gereği üzerinde de önemle durmuştur.
Ticarette görülen kötü ilişkilerin, tarafların ant-
laşma maddelerini açıklıkla yazdırtmamaların-
dan ileri geldiği bugün bir gerçek olarak orta-
dadır. Bu konuda apaçık bilgiler vardır. Kur’-
an’da. İyi bir iş ilişkisi ortamı kurmak için bü,-
tün maddeler, teker teker ve açık olarak ya-
zılmalıdır. Çünkü : “Bu, Allah yanında en doğ-
ru şahitlik için en kuvvetlisi ve unutmamak
için en elverişlisidir.» (II, 283) Sözleşmede üze-
rinde görüş birliğine varılan maddeler açıkça
belirtilmelidir. Sorumlu taraflardan birisi yet-
kin değilse, velisi veya hamisi sözleşmeyi yaz-
dırmak ve imzalamak zorundadır.

Yukardaki kısa incelemeden çıkan sonuç şudur:

İslâm devletinde ticaret ve alışverişin
bu günkü ticaretten, temelde ayrılan bir yapı-
sı ve anlamı vardır. İslâmda ticaret ve alışve-
riş, ahlâkî ve manevî değerlerle iç içedir. Bu
gün uygulanan sistemde ise kişinin yücelmesi-
ni, daha uygar bir kişiliğe ermesini sağlayan
bu değerler bir kenara itilmiş, ticarî kesimden
koğulmuştur. İyiye, güzele ve hayra karşı olan
her alışveriş, öz olarak, İslâmi değildir. İslâm
devleti, yoksul halkı sıkıntıya sokan ve ihtiyaç-
larını kötüye kullanma yolları arayan her türlü
uygulamaya gem vurmak hakkına sahiptir.

Şimdiye dek ticaret ve alışverişe ilişkin
İslâmın koyduğu ana ilkeleri tartıştık. Şimdi,
İslâm ilkeleri ışığı altında, bugün uygulanmak-
ta olan ticaretin yapısını incelemeye girişebili-
riz.

2 – TAKAS

Takas, bir zamanlar ticarette çok yaygın-
dı. Paranın ekonomiye girişinden sonra, her ne
kadar; takas alışverişteki yeri azalmış ise de,
bugün bile takasın alışverişte ne denli önem-
li bir yer tuttuğu çok zor kestirilebilir. İslâm,
Kur’an ve Sünnette belirtilen koşullar içerisin-
de yapılan takas işlemini uygun bulmaktadır.
Gerçekte İslâm, bozuk ve değersiz malların iyi
olanlarla değiştirilemiyeceğine dikkatleri çek-
mekte ve bu konuda, alışveriş yapanları uyar-
maktadır. Satılacak malda bir özür varsa, bu-
nun alıcıya bildirilmesi zorunludur. Hâkim İbni
Hazm’in bildirdiğine göre bu konuda Peygam-
ber (SAV) şöyle demiştir: “Alıcı ve satıcı birbirinden
ayrılmadığı sürece, antlaşmadan vazgeçebilirler.
Her iki taraf da doğru söyler ve herşeyi
açıkça belirtilse kutsal bir iş yapmış olacaklar-
dır. Yalan söyler ve gerçeği gizlerlerse, bu, Al-
lah’ın onlar üzerindeki yardımını silecektir.»
(Buhari: 34; 19)

Ayrıca, alıcıya, malı sınamak fırsatı ver-
meyen, islâmdan önce yürürlükte olan alışveriş
sistemi yasaklanmıştır. (Buhari: 34, 62) Mallar
pazara götürülmeli ve toptan satışlar için tek-
lifler verilmeden önce, pazarın durumu hakkın-
da satıcının bilgisi olmalıdır. Pazarın durumu
ve fiyatlar hakkındaki bilgisizliğin kötüye kul-
lanımına imkân vermemek için bu şarttır. Pey-
gamber (SAV) bütün bu hususları açıkça ortaya koy-
muştur.

Öte yandan, her türlü put alış verişi, içki,
domuz eti veya kendi kendine ölen hayvan eti
gibi haram edilen maddelerin alınıp satılma-
sı yasaklanmıştır. (Buharî : 34-112). İslâm,
putçuluğu ve putu yoketmek için gelmiştir. Put
üzerinde herhangi bir alış verişe izin vermez.

Yasaklanan yiyecek maddelerine gelince…
Müslümanın bunlarla bir ilgisi yoktur. Başka bi-
ri için bu işle uğraşmasına da izin verilmez.
Fakat açık bir buyruk olduğu için, kendi ken-
dine ölen hayvanın derisinin, yararlanılabilir
durumda ise, alışverişi yasaklanmamıştır. Belki
hayvanın kemikleri ve yağından da yararlanıl-
masına izin verilebilir.

3 – TEKELCİLİK

İslâm devletinde tekelin ve spekülasyonun
durumunu inceleyelim. İslâm ekonomisi, başın-
dan sonuna kadar, azami sosyal faydayı sağ-
lamayı amaçlar. Bu yüzden, bu amaca ulaşma-
ğa engel olan her ekonomik faaliyet, İslâmiyet ol
maktan uzaktır. Yoksulların durumunu iyileş-
tirmek için özen gösterileceğine ve iyiliği dü-
şünüleceğine göre, tekel ve spekülasyonun teş-
vik edilmesine. imkân yoktur.

Tekelci, genellikle malına yüksek fiyat
biçmektedir. Arzın bir elde toplanması esas ol-
duğu için “tekel” fikri ile -sömürü- sorunu sıkı
sıkıya birbirine bağlıdır. Açık rekabette, üreti-
ci, marjinal maliyeti malın fiyatına eşitleyerek
kârını artırır. Fiyat belirli olduğu için üretici,
malın marjinal maliyeti fiyatına eşit oluncaya
kadar, üretimini arttırmaya devam eder. Tekel
de ise marjinal gelir fiyata eşit değil, bilakis
ondan daha azdır. Malın talep elastikiyeti yük-
sek olmadığı için, tekelci, üretim fazlasını da-
ha düşük fiyatla satmayı düşünür. Daha çok
üretirse toplam geliri artacaktır. Çünkü, ilâve
birimin fiyatı toplam gelire katılacaktır. Öte
yandan, üretimin tümünün daha düşük fiyatla
satılmasından ötürü, toplam gelirde bir düşme
görülecektir. Bu yüzden, fiyat pozitif bile olsa
marjinal gelir negatif olabilecektir. Fiyat, ” or-
talama gelir ” olarak bilinir (toplam gelirin top-
lam üretime bölümü). Bu nedenle marjinal ge-
lir ortalama gelirden daha azdır.

Üretimi, marjinal gelirin marjinal maliye-
te eşit kılan bir düzeyde tutmak en kazançlı
durum olduğu için, tekelci, üretimini bu nokta-
da kesecektir. Bu durumda en elverişli bir ü-
retim olanağı ortadan kalkmaktadır. Bu da,
sonunda, kaynakların gereğince kullanılmama-
sına ve işsizliğe yol açmaktadır.

Gerçekte serbest piyasa düzeninin bir çok
teorik kuralı serbest rekabet varsayımına da-
yanmaktadır. Ama ne yazık ki, bu, dev tröstle-
rin, tekellerin ve kartellerin etki ve gücünü bir
kat daha arttırmıştır. Yoksul tüketiciler, çalı-
şanlar ve hatta toplumun tüm fertleri, tekelin
egemen olduğu böyle bir ekonomik düzenden
çok büyük yara almışlardır. Kapitalist düzende
zaten toplum yararı ile kişi yararı arasında bir
uyum sağlanamamıştır. Burada belirtmek iste-
diğimiz husus şudur: Monopolun -tekelciliğin-
egemen olduğu bir ekonomik düzen. İslâmın hedef
olarak önerdiği «maksimum sosyal fayda» ilkesine
ters düşmektedir. Bu yüzden İslâm devleti, ka-
nunlar çıkararak veya plânlar yaparak tekeli
denetim altına almak zorundadır.

4 – SPEKÜLASYON

İslâm, spekülâsyonu da reddetmiştir. Spe-
külâsyon deyimiyle -bir malı ucuzken alıp pa-
halanınca satma- olayını kastediyoruz. Ma-
lın, ilerde, şimdikinden daha yüksek bir fiyata
satılabileceğini uman alıcı şimdiden malı sa-
tın alır. İlerde malın fiyatının düşeceği bekle-
niyorsa, spekülâtör, elindeki malını hemen sa-
tacaktır. Spekülâtif faaliyetlerin şimdiki fiyat-
ları gelecekteki fiyatlar seviyesine çıkaracağı
ve fiyat iniş çıkışlarındaki farkı azaltacağı için,
spekülâtörün tüketiciye ve üreticiye büyük ya-
rarlar sağlıyacağı görüşü ileri sürülmektedir.
Ani fiyat dalgalanmalarını kontrol altında tut-
mak ve üretime yardımcı olmakla sosyal bir
hizmet gördüğü sürece, spekülâsyon, İslama
aykırı değildir. Ne var ki, tecrübeler, speküla-
törün, toplum yararını bir kenara iterek yalnız-
ca kişisel kazancını düşündüğü gerçeğini orta-
ya koymuş ve koymaktadır. Mükemmel bir
spekülâsyon kendi kendini ortadan kaldıracağı
için, spekülâtörlerin çoğu, sunî olarak piyasa-
da kıtlık meydana getirmekte ve dolayısiyle enf-
lâsyonist bir gidişe yol açmaktadır. Bunun be-
delini yoksul halk ödemektedir. Bu açıdan, İs-
Iam, böylesine bir spekülâsyonu reddetmiştir.
Ma’mer bu konuda Peygamberden (SAV) bu Hadisi
nakleder : ” Kıtlık zamanında, tahılı, ilerde sağ-
layacağı kazanç için satın alıp biriktiren, bü-
yük bir günahkârdır.» (Müslim ve Mişkat). Bir
başka Hadisi Ömer nakleder : ” Dışardan tahıl
ithal eden ve piyasa fiyatına satanın geçimi
üzerine Allah’ın lûtfu inmiştir. İlerde paha ede-
ceği umuduyla tahılı piyasadan çeken, Allah’-
ın rızası dışına çıkmıştır.» (Buhari: 34, 58) Böy-
lece fiyatları, suni olarak, arttırmak için tahı-
lı ve öteki malları piyasadan çekmek, alıcıyı,
daha yüksek bir fiyat ileri sürerek kandırmak,
yasaklanmıştır. Fakat açık artırmayla satışa
izin verilmiştir. (Tirmizi : 12, 10).

İslam, sorunu maneviyata bağlıyarak, spe-
külâtif davranışları ortadan kaldırmaya çalış-
mıştır. Kapitalist toplumlar bile spekülâsyonu
denetim altına almak için çalışmaktadırlar. «De-
netim Ekonomisi» adlı kitabında, Profesör Ler-
ner, saldırgan spekülâsyonun zararlarının, kar-
şı bir spekülâsyonla, denetim altında tutulabi-
leceğini ileri sürer. Hükümetin fiyat tahminleri
yapmakla görevli bir büro kurması ve bu bü-
ronun gerçek fiyatları bu fiyat düzeyine getir-
mek için tüm olanaklarını kullanması gerekir.
Gerekirse İslâm devleti böyle bir sistemi geliş-
tirmek zorundadır. Böylece yalnız yoksullar de-
ğil, tüm taplum, vicdansız spekülatörlerin sö-
mürüsünden kurtarılabilir. Bugünkü devletlerin
yapısı -materyalist (maddeci)- olduğu için,
bütün çabalara rağmen, sorunun çözümünde başarı
sağlanamamıştır. Belki de; profesörü, sorunun çözü-
münü, kişilerin ahlâki yönden gelişmesinde bul-
maya iten neden budur. Ona göre: ” Daha iyi
bir ahlâk ve her türlü oyuna karşı kamu oyunu
uyandırmak olacaktır en etkin çare. ” Bu ko-
nuda Profesör Taussig’in yaklaşımı İslâmi gö-
rüşe çok yakındır. Gerçekten İslâm ekonomisi-
nin ilkeleri, maddi ve manevi değerler arasın-
da mutlu bir bileşim sağlamaktadır.

İleriye dönük alışverişler :

İslâm, spekülatif faaliyetlere izin vermedi-
ği gibi, geleceğe ait alışverişi de uygun bul-
maz. Çünkü böyle bir sistemi, topluma olduğu
kadar, ticari çevrenin kendisine de zararlı ola-
rak görür. Geleceğe ait alış verişler kapitalist
ülkelerde bir çok sorunlara yol açmaktadır.
Bunun için, İslâm, böylesine bir alış verişten
kaçınmaları için müslümanları uyarmıştır. Bu
konudaki Peygamber sözünü (SAV) ibni Ömer’den
dinleyelim : «Satın alanın malı oluncaya kadar,
tahıl satın alan biri, onu başkasına satmaya-
caktır.» Öte yandan, Hâkim İbni Hazm da bir
başka Hadis nakleder: « Yanında olmayan bir
şey için pazarlık etme.»

5 – ULUSLARARASI TİCARET VE DAMPİNG

Şimdiye kadar yurtiçi ticaretten söz ettik.
Bu bölümde de uluslararası ticaret konusun-
da İslâmî ilkeleri incelemeye çalışacağız.
İslâm uluslararası ticareti teşvik etmiştir.
Bu tarihi bir gerçektir.

Ticaret hukuku incelenirse görülüyor ki;
aydın müslüman Mağripliler, Doğu Akdeniz ül-
keleri ile büyük bir ticari ilişki kurmuşlardır,
Tunus’da fabrikaları ve konsolaslukları vardı
ve İstanbul’da büyük bir ticari ilişki sürdürü-
lüyordu. Bu ticaret halkası Çin ve Hindistan’a
kadar genişledi. Afrika kıyısını ,dolaşarak Ma-
dagaskar’a kadar uzandı. Sekizinci yüzyıl or-
talarında, Avrupa, koyu bir karanlık içinde bu-
lunurken, Abdulhazım gibi aydın İspanya müs-
Iümanları, ticaret hukukunun ilkeleri hakkında,
bilimsel makale ve kitaplar yazıyordu. İslâm,
hem ekonomik işbirliğini sağlamak hem de
karşılıklı bilgi ve fikir alışverişinde etken bir
araç olduğundan beynelmilel (uluslararası) kardeş-
liği gerçekleştirmek için uluslararası ticareti teşvik
etmiştir. Şüphesiz, ticari işlemlerde elverişli
bir sistem bulmak için müslümanlar arasında
farklı teknikler kullanılmıştır. Bu teknikler, za-
manla gelişen şartlara bağlı olarak değişmiştir.

Burada bir soru ortaya çıkmaktadır. İslâm dev-
leti nasıl bir ticaret politikası gütmelidir? Kla-
sik ekonomistler, serbest ticaret politikasını
savunurlar. Müdahalenin-dünyadaki tüm kay-
nakların en elverişli bir biçimde dağılımına en-
gel olduğunu ileri sürerler. Salt ekanomik açı-
dan, İslâm devleti için serbest ticaret politika-
sını tavsiye edebiliriz. İslamî sistem de serbest
ticaretten yanadır. Ve ülkelerin kendi doğal
şartlarına uygun olan malları, iç piyasaya tale-
binden daha fazla üreterek öteki ülkelere sat-
maları gerektiğine inanır. Başka bir deyişle,
İslâm, uluslararası ticaretin temeli olan izâfi
maliyet görüşünü destekler. Ama ,uluslararası
ticarette rekabetin ne denli sağlıksız ve zayıf
olduğu ve de müslüman ülkelerin durumu göz
önüne alınırsa, ticarette, koruyucu bir politika
izlemenin müslüman devletler için gerekli oldu-
ğu -kanısındayız. Bu da İslâma aykırı değildir.

Gerçekte ” gümrük vergisi ” ve giriş res-
mi ilk, kez Hz. Ömer zamanında ortaya çıkmış
ve uygulanmıştır. Hz. Ömer zamanında İslâm
devletiyle ticari ilişkileri olan komşu ülkeler,
müsiüman tüccarlardan vergi alınması için di-
renmişlerdir. Ebu Musa el Eş’arî bu durumu
Halife Ömer’e bildirdiği zaman, O, karşı bir
tedbir olarak müslümanlardan alınan vergiye
eşit bir harcın harbi’lerden alınmasını emret-
miştir. Bu harç yüzde 10 civarındaydı. Harbiler-
den ne kadar gümrük alındıgı bilinmeyen yerler-
de bu yüzde 10 nisbeti uygulandı. (Mebsut – Sayfa 108: Kitâbül Haraç, Sayfa 76.)

Bu, aşir müessesesinin kuruluşuna yol açtı, Sonraları
bu vergi müslümanlardan yüzde 2,5 ve zimmi-
lerden yüzde 5 alınmak suretiyle genişletildi.

“Müslümanlar aşır ödesin veya ödemesin,
ticaret maddelerinin zekâtını ödemek zorun-
dadır. Oysa zimmiler, ticaret amacıyla seyahat
ettikleri takdirde, aşır ödemekle yükümlüdür-
ler. Bunun için müslümanlardan ve zimmiler-
den farklı resimler alınmaktadır. Böylece, o-
ranlardaki farklılık müslüman ve zımmî tacirler
arasında eşitliği sağlamaktadır.” (S. A. Sıddıki : «Public Finance in İslam» P: 86.)

Damping :

Ticaret alanında damping de bir yer tut-
maktadır. Onu içine almayan bir inceleme ek-
siktir. Damping nedir? Üreticinin (genellikle te-
kelciler, ürününü, menşe üretimin yapıldığı
ülkedeki satış fiyatının çok altında bir fiyatla
başka ülkelerde satması olayıdır.

Dampinge iten nedenler şunlar olabilir:

a) Yanlış bir talep tahmini sonucu fazla üretilen malları satmak.

b) Düşük fiyata satmakla yeni ticari ilişkiler kurmak.

c) Yerli veya yabancı olsun, rakip üreticiyi saf dışı etmek.

d) Büyük üretim kapasitesinin sağladığı ekonomiden yararlanmak. Dampinge iten neden ne olursa ol-
sun, en sonunda, rakip üreticiler ortadan kal-
dırılarak; tekelin egemen olduğu bir ekonomik
düzen getirilmektedir. Bu sağlandıktan sonra,
büyük çoğunluk daha kolay sömürülebilecek-
tir. Bu ise, iyi niyet ve düşünce Ile bağdaşma-
maktadır. Damping tutkusuna kapılanlar, in-
sanların acılarından, yoksulluklarından, ihti-
yaçlarından, kendi çıkarları adına, yararlanma
yollarını ararlar. Bunun için damping, İslâ-
mın ruhuna aykırıdır. İslam devleti damping teş-
vik etmez. Devlet, özellikle sanayii etkiliyorsa,
dampinge karşı yüksek gümrük vergileri koy-
mağa yetkilidir.

Fiyatların düşmesini önlemek için, üre-
tilen malların bir kısmını yok etmek, damping’-
in en insani olmayan bir başka yanıdır. «La-
tin Amerika’nın İçyüzü» adlı kitabında, John
Gunther, Brezilya kahvesinin hikayesini anlat-
maktadır. 1914 yılında, Brezilya, 14 milyon çu-
val kahve fazlasını, fiyatları ucuzlatmamak
için, ortadan kaldırmıştır. «Öte yandan 1934
de, milyonlarca portakal, fiyatların düşmesini
önlemek için denize dökülmüştür. Oysa, Liver-
pul’daki fakir çocukları için, portakal, alınamı-
yacak kadar lüks bir meyveydi. Daha beriye
gelelim; Hindistan, Seylan ve Malezya’da 121
milyon pound ağırlığındaki çayın yok edilme-
si için kararnameler çıkarılmıştır.» (H. M. Mukerjce, Introduction to sosialism, P. 16.).
Damping’in bu yönü öylesine açık ki, bu konuda İs-
lami açıdan bir incelemeye girmeğe gerek
yoktur. Fiyatların düşmesini önlemek suretiy-
le büyük kazançlar sağlamak için malın bir
kısmını yoketmeyi haklı gösterecek bir gerek-
çe bulmaya imkan yoktur. İslam, insan olsun
eşya olsun, her türlü kaynak israfını çirkin
görmüştür. Bunun için müslüman ülkeler dam-
pingi ortadan kaldırmak zorundadır.

6 – TİCARET VE FAİZ

Burada Islâm tarafından faizin yasaklan-
masının ve ticarete izin verilmesinin nedenle-
rini araştırmak gerekir. Kur’an’da şöyle -buy-
rulur: “Allah alış verişi helâl, faizi haram kıl-
mıştır.” (II: 275) Bu gün bile, İslam düşman-
ları, ” Alım satım da ancak faiz gibidir.” âyetini
gösterirler. Alış veriş helalsa, faizin de helal
olması gerektiğini, çünkü «faizin, para alış ve-
rişinin bir sonucu olduğu» görüşünü ileri sürer-
ler. Ticarete yatırılan para, «kar» denen bir faz-
lalık getirmektedir. Bankaya yatırılan para da
faiz. Allah, bir «artığı» yasaklamakta, ötekine
izin vermektedir. O halde, ikisi arasında ne
fark vardır? Bu konu, gerek ahlaki açıdan, ge-
rekse hukukî açıdan, seçkin hukukçular tara-
fından, enine boyuna tartışılmıştır. Biz burada,
soruna, ekonomik açıdan bakacağız :

a) Ticareti faizden ayıran, ticarette «risk»
etkeninin oluşudur. Riski üstlenme, İslâmın
izin verdiği ticaretin temelidir. Oysa faiz, sa-
bittir, kâr gibi değişken değildir.

b) Ticaretten oluşan kâr, atılımın ve giri-
şimin bir sonucudur. Faiz de ne atılım, ne de
girişim söz konusudur. Çünkü kredi veren.
borçlu veya yatırımcının kâr ve zararına bak-
maksızın, tutarı belli bir geliri garantilemiştir.

c) Ticarette mal alınıp bedeli ödendikten
sonra, alış veriş son bulur. Bundan sonra, alı-
cı, satıcıya hiç bir şey ödemez. Fakat faiz iş-
leminde, ona para ödenmediği sürece, kreditö-
rün faiz geliri sürecektir. Bu yüzden, ticaret-
ten sağlânan kârda bir sınır vardır. Faizde ise
böylesine bir sınırlama yoktur.

d) Ticaret, üretken olduğu ve kişi ancak
emek ve becerisini ortaya koyarak ve de zor-
lukları yenerek kazanç sağladığı için, istihdam
olanakları yaratmakta ve ekonomik kalkın-
maya katkıda bulunmaktadır. 1929 – 1933 yıl-
larında ortaya çıkan ekonomik buhrana faiz
yol açmıştır. Bu olay, kapitalist ülke ekonomist-
lerini, klâsik ekonomik teoriyi bir yana itmeye
ve faizin yer almadığı yeni ekonomik teoriler
geliştirmeğe zorlamıştır. J. M. Keynes, «Para,
İstihdam ve Faiz Genel Teorisi» adlı ünlü ese-
rinde, bu konuya ilişkin şu görüşü ileri sürer
«Faizin parasal değeri, para dışı üretim mal-
larında faizin mala oranla değerini arttıracak,
bu malların üretimini engellemektedir. Öte yan-
dan, para üretimi için yatırımları harekete ge-
çirme olanağı da yoktur. Cünkü, varsayım ola-
rak, para, üretilemez
» Bir başka yerde de şöy-
le değinir faize Keynes: «Faiz, istihdam üzerin-
de şaşılacak bir rol oynamaktadır. Öyle görü-
lüyor ki, faiz, istihdam düzeyini sınırlamakta-
dır.
» Gerçekten bunalımı başlatan da, onu da-
ha kötüye götüren de faizdir, ticaret değil.

e) Ticaret, yakın işbirliğine ve karşılıklı fi-
kir alış verişine aracı olmakta, bunun sonucu
olarak uygarlığın gelişmesinde üstün bir rol oy-
namaktadır. Buna karşılık, faiz, insanı cimrili-
ğe, bencilliğe itmekte ve ondan acıma duygu-
sunu silmektedir. Böylece, faiz, karşılıklı yar-
dımlaşmayı kökünden yıkmakta, ekonomik bü-
yümeyi önlemekte ve işsizliği artırmaktadır.
Ama İslâmi bir devlette, ticaret, toplum için bir
nimettir.

7 – SONUÇ

Bu bölümdeki incelemeden çıkarılacak so-
nuç şudur: İslâm, her türlü meşru faaliyeti teş-
vik etmiştir. Takas’a sınırlı olarak izin veril-
miştir. Öte yandan tekelcilik ve spekülasyon
reddedilmiştir. çünkü bu faaliyetler «sosyal
yarar»ın en üst düzeye çıkarılmasını engelle-
mektedir. Islâmda serbest ticaret esastır. Özel
durumlarda, ticaret konusunda, koruyucu bir
politika izlenmesine de izin verilebilir. Dam-
pingin reddedilmesi gerekir. Ticaretle faiz ara-
sında yapısal bir fark vardır. İslâmın ticarete
ilişkin ilkeleri tüccar ve sanayici tarafından be-
nimsenirse, yoksullar, bugünkü ekonomide
yaygın olan ticari durgunluğun zararlarından
korunmuş olacaktır.

Prof. M.A.Mannan
(Tercüme- Bahri Zengin , Tevfik Ömeroğlu )