uhuvvet risalesi

YİRMİ İKİNCİ MEKTUP

-1-
Şu Mektup iki mebhastır. Birinci Mebhas, ehl-i imanı uhuvvete ve muhabbete davet eder.
Birinci Mebhas


-2-
-3-
-4-
Mü’minlerde nifak ve şikak, kin ve adâvete sebebiyet veren tarafgirlik ve inat ve haset, hakikatçe ve hikmetçe ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetçe ve hayat-ı şahsiyece ve hayat-ı içtimaiyece ve hayat-ı mâneviyece çirkin ve merduttur, muzır ve zulümdür ve hayat-ı beşeriye için zehirdir.

1 Onun adıyla. Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin.

2 “Mü’minler ancak kardeştirler; siz de kardeşlerinizin arasını düzeltin.” Hucurat Sûresi, 49:10.

3 “Kötülüğe iyiliğin en güzeliyle karşılık ver. Bir de bakarsın, aranızda düşmanlık bulunan kimse candan bir dost oluvermiştir.” Fussılet Sûresi, 41:34.

4 “Öfkelerini yutanlar ve insanların kusurlarını affedenler-Allah ise iyilik yapanları sever.” Âl-i İmrân Sûresi, 3:134.

Birinci Vecih
Hakikat nazarında zulümdür.
Ey mü’mine kin ve adâvet besleyen insafsız adam! Nasıl ki, sen bir gemide veya bir hanede bulunsan, seninle beraber dokuz mâsum ile bir câni var. O gemiyi gark ve o haneyi ihrak etmeye çalışan bir adamın ne derece zulmettiğini bilirsin. Ve zalimliğini, semâvâta işittirecek derecede bağıracaksın. Hattâ birtek mâsum, dokuz câni olsa, yine o gemi hiçbir kanun-u adaletle batırılmaz.
Aynen öyle de, sen, bir hane-i Rabbâniye ve bir sefine-i İlâhiye olan bir mü’minin vücudunda, iman ve İslâmiyet ve komşuluk gibi, dokuz değil, belki yirmi sıfat-ı mâsume varken, sana muzır olan ve hoşuna gitmeyen bir câni sıfatı yüzünden ona kin ve adâvet bağlamakla o hane-i mâneviye-i vücudun mânen gark ve ihrakına, tahrip ve batmasına teşebbüs veya arzu etmen, onun gibi şenî ve gaddar bir zulümdür.
İkinci Vecih
Hem hikmet nazarında dahi zulümdür. Zira malûmdur ki, adâvet ve muhabbet, nur ve zulmet gibi zıttırlar. İkisi, mânâ-yı hakikîsinde olarak beraber cem olamazlar.
Eğer muhabbet, kendi esbabının rüçhaniyetine göre bir kalbde hakikî bulunsa, o vakit adâvet mecazî olur, acımak suretine inkılâp eder. Evet, mü’min, kardeşini sever ve sevmeli. Fakat fenalığı için yalnız acır. Tahakkümle değil, belki lütufla ıslahına çalışır. Onun için, nass-ı hadisle, “Üç günden fazla mü’min mü’mine küsüp kat-ı mükâleme etmeyecek.”
Eğer esbab-ı adâvet galebe çalıp, adâvet, hakikatiyle bir kalbde bulunsa, o vakit muhabbet mecazî olur, tasannu ve temellük suretine girer.
Ey insafsız adam! Şimdi bak ki, mü’min kardeşine kin ve adâvet ne kadar zulümdür. Çünkü, nasıl ki sen âdi, küçük taşları Kâbe’den daha ehemmiyetli ve Cebel-i Uhud’dan daha büyük desen, çirkin bir akılsızlık edersin. Aynen öyle de, Kâbe hürmetinde olan iman ve Cebel-i Uhud azametinde olan İslâmiyet gibi çok evsâf-ı İslâmiye muhabbeti ve ittifakı istediği hâlde, mü’mine karşı adâvete sebebiyet veren ve âdi taşlar hükmünde olan bazı kusurâtı iman ve İslâmiyete tercih etmek, o derece insafsızlık ve akılsızlık ve pek büyük bir zulüm olduğunu, aklın varsa anlarsın.
Evet, tevhid-i imanî, elbette tevhid-i kulûbu ister. Ve vahdet-i itikad dahi, vahdet-i içtimaiyeyi iktiza eder.

Buharî, Edeb: 57, 62; İsti’zân: 9; Müslim, Birr: 23, 25, 26; Ebû Dâvud, Edeb: 47; Tirmizî, Birr: 21, 24; İbni Mâce, Mukaddime: 7; Müsned, 1:176, 183; 3:110, 165, 199, 209, 225; 4:20, 327, 328; 5:416, 421, 422.

Evet, inkâr edemezsin ki, sen bir adamla beraber bir taburda bulunmakla, o adama karşı dostâne bir rabıta anlarsın; ve bir kumandanın emri altında beraber bulunduğunuzdan, arkadaşâne bir alâka telâkki edersin. Ve bir memlekette beraber bulunmakla, uhuvvetkârâne bir münasebet hissedersin. Halbuki, imanın verdiği nur ve şuurla ve sana gösterdiği ve bildirdiği esmâ-i İlâhiye adedince vahdet alâkaları ve ittifak rabıtaları ve uhuvvet münasebetleri var.
Meselâ, her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir-bir, bir, bine kadar bir, bir.
Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir-bir, bir, yüze kadar bir, bir.
Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir-ona kadar bir, bir.
Bu kadar bir birler vahdet ve tevhidi, vifak ve ittifakı, muhabbet ve uhuvveti iktiza ettiği ve kâinatı ve küreleri birbirine bağlayacak mânevî zincirler bulundukları hâlde, şikak ve nifâka, kin ve adâvete sebebiyet veren örümcek ağı gibi ehemmiyetsiz ve sebatsız şeyleri tercih edip mü’mine karşı hakikî adâvet etmek ve kin bağlamak, ne kadar o rabıta-i vahdete bir hürmetsizlik ve o esbab-ı muhabbete karşı bir istihfaf ve o münasebât-ı uhuvvete karşı ne derece bir zulüm ve i’tisaf olduğunu, kalbin ölmemişse, aklın sönmemişse anlarsın.
Üçüncü Vecih
Adalet-i mahzâyı ifade eden -1- sırrına göre, bir mü’minde bulunan câni bir sıfat yüzünden, sair mâsum sıfatlarını mahkûm etmek hükmünde olan adâvet ve kin bağlamak, ne derece hadsiz bir zulüm olduğunu; ve bahusus bir mü’minin fena bir sıfatından darılıp, küsüp, o mü’minin akrabasına adâvetini teşmil etmek, -2- sîga-i mübalâğa ile gayet azîm bir zulüm ettiğini, hakikat ve şeriat ve hikmet-i İslâmiye sana ihtar ettiği hâlde, nasıl kendini haklı bulursun, “Benim hakkım var” dersin?
Hakikat nazarında sebeb-i adâvet ve şer olan fenalıklar, şer ve toprak gibi kesiftir; başkasına sirayet ve in’ikâs etmemek gerektir. Başkası ondan ders alıp şer işlese, o başka meseledir. Muhabbetin esbabı olan iyilikler, muhabbet gibi nurdur; sirayet ve in’ikâs etmek, şe’nidir. Ve ondandır ki, “Dostun dostu dosttur” sözü durub-u emsal sırasına geçmiştir. Hem onun içindir ki, “Bir göz hatırı için çok gözler sevilir” sözü umumun lisanında gezer.
İşte ey insafsız adam! Hakikat böyle gördüğü hâlde, sevmediğin bir adamın sevimli, mâsum bir kardeşine ve taallûkatına adâvet etmek ne kadar hilâf-ı hakikat olduğunu, hakikatbîn isen anlarsın.

1 “Hiçbir günahkâr başkasının günahını yüklenmez.” En’âm Sûresi, 6:164.

2 “Muhakkak ki insan çok zalimdir.” İbrahim Sûresi, 14:34.

Dördüncü Vecih
Hayat-ı şahsiye nazarında dahi zulümdür. Şu Dördüncü Veçhin esası olarak birkaç düsturu dinle:
Birincisi: Sen mesleğini ve efkârını hak bildiğin vakit, “Mesleğim haktır veya daha güzeldir” demeye hakkın var. Fakat “Yalnız hak benim mesleğimdir” demeye hakkın yoktur.
-1- sırrınca, insafsız nazarın ve düşkün fikrin hakem olamaz, başkasının mesleğini butlan ile mahkûm edemez.
İkinci düstur: Senin üzerine haktır ki, her söylediğin hak olsun. Fakat her hakkı söylemeye senin hakkın yoktur. Her dediğin doğru olmalı; fakat her doğruyu demek doğru değildir. Zira senin gibi niyeti hâlis olmayan bir adam, nasihati Bazen damara dokundurur, aksülâmel yapar.
Üçüncü Düstur: Adâvet etmek istersen, kalbindeki adâvete adâvet et, onun ref’ine çalış. Hem en ziyade sana zarar veren nefs-i emmârene ve hevâ-i nefsine adâvet et, ıslahına çalış. O muzır nefsin hatırı için mü’minlere adâvet etme. Eğer düşmanlık etmek istersen, kâfirler, zındıklar çoktur; onlara adâvet et. Evet, nasıl ki muhabbet sıfatı muhabbete lâyıktır. Öyle de, adâvet hasleti, her şeyden evvel kendisi adâvete lâyıktır.
Eğer hasmını mağlûp etmek istersen, fenalığına karşı iyilikle mukabele et. Çünkü, eğer fenalıkla mukabele edersen, husumet tezayüd eder. Zâhiren mağlûp bile olsa, kalben kin bağlar, adâveti idame eder. Eğer iyilikle mukabele etsen, nedâmet eder, sana dost olur.
-2- hükmünce, mü’minin şe’ni, kerîm olmaktır. Senin ikramınla sana musahhar olur. Zâhiren leîm bile olsa, iman cihetinde kerîmdir. Evet, fena bir adama “İyisin, iyisin” desen iyileşmesi ve iyi adama “Fenasın, fenasın” desen fenalaşması çok vuku bulur. Öyleyse, -3- gibi desâtir-i kudsiye-i Kur’âniyeye kulak ver. Saadet ve selâmet ondadır.

1 “Rıza gözü, ayıplara karşı kördür. Kem göz ise kusurları araştırır.” Ali Mâverdî, Edebü’d-Dünyâ ve’d-Dîn, s.10; Dîvânü’ş-Şâfiî, s.91.

2 İyi ve izzetli birine iyilik edersen, onu elde edersin. Kötü birine iyilik edersen, o daha da azar.(Bu beyit Mütenebbi’ye aittir. Bkz. el-Örfü’t-Tayyib fî Şerhi Dîvâni’t-Tayyib, s.387.)

3 “Boş sözlerle, çirkin davranışlarla karşılaştıkları zaman, izzet ve şereflerini muhafaza ederek oradan geçip giderler.” Furkan Sûresi, 25:72. “Eğer onları affeder, kusurlarına bakmaz ve bağışlarsanız, şüphesiz ki Allah da çok bağışlayıcı ve çok merhamet edicidir.” Teğabün Sûresi, 64:14. Dördüncü Düstur: Ehl-i kin ve adâvet, hem nefsine, hem mü’min kardeşine, hem rahmet-i İlâhiyeye zulmeder, tecavüz eder. Çünkü, kin ve adâvetle nefsini bir azâb-ı elîmde bırakır. Hasmına gelen nimetlerden azâbı ve korkusundan gelen elemi nefsine çektirir, nefsine zulmeder.
Eğer adâvet hasetten gelse, o bütün bütün azaptır. Çünkü, haset evvelâ hâsidi ezer, mahveder, yandırır. Mahsud hakkında zararı ya azdır veya yoktur.
Hasedin çaresi: Hâsid adam, haset ettiği şeylerin âkıbetini düşünsün. Tâ anlasın ki, rakibinde olan dünyevî hüsün ve kuvvet ve mertebe ve servet, fânidir, muvakkattir. Faydası az, zahmeti çoktur. Eğer uhrevî meziyetler ise, zaten onlarda haset olamaz. Eğer onlarda dahi haset yapsa, ya kendisi riyakârdır; âhiret malını dünyada mahvetmek ister. Veyahut mahsûdu riyakâr zanneder, haksızlık eder, zulmeder.
Hem ona gelen musibetlerden memnun ve nimetlerden mahzun olup, kader ve rahmet-i İlâhiyeye, onun hakkında ettiği iyiliklerden küsüyor. Âdetâ kaderi tenkit ve rahmete itiraz ediyor. Kaderi tenkit eden, başını örse vurur, kırar. Rahmete itiraz eden, rahmetten mahrum kalır.
Acaba birgün adâvete değmeyen bir şeye bir sene kin ve adâvetle mukabele etmeyi hangi insaf kabul eder, bozulmamış hangi vicdana sığar?
Halbuki, mü’min kardeşinden sana gelen bir fenalığı bütün bütün ona verip onu mahkûm edemezsin. Çünkü, evvelâ kaderin onda bir hissesi var. Onu çıkarıp, o kader ve kazâ hissesine karşı rıza ile mukabele etmek gerektir.
Saniyen, nefis ve şeytanın hissesini de ayırıp, o adama adâvet değil, belki nefsine mağlûp olduğundan, acımak ve nedamet edeceğini beklemek.
Salisen, sen kendi nefsinde görmediğin veya görmek istemediğin kusurunu gör, bir hisse de ona ver.
Sonra bâki kalan küçük bir hisseye karşı, en selâmetli ve en çabuk hasmını mağlûp edecek af ve safh ile ve ulüvvü cenaplıkla mukabele etsen, zulümden ve zarardan kurtulursun. Yoksa, sarhoş ve divane olan ve şişeleri ve buz parçalarını elmas fiyatıyla alan cevherci bir Yahudi gibi, beş paraya değmeyen fâni, zâil, muvakkat, ehemmiyetsiz umur-u dünyeviyeye, güya ebedî dünyada durup ebedî beraber kalacak gibi şedit bir hırsla ve daimî bir kinle, mütemadiyen bir adâvetle mukabele etmek, sîga-i mübalağa ile, bir zalûmiyettir veya bir sarhoşluktur, bir nevi divaneliktir.
İşte, hayat-ı şahsiyece bu derece muzır olan adâvete ve fikr-i intikama, eğer şahsını seversen yol verme ki kalbine girsin. Eğer kalbine girmişse, onun sözünü dinleme. Bak, hakikatbîn olan Hafız-ı Şirazî’yi dinle:

Yani, “Dünya öyle bir metâ değil ki nizâa değsin.” Çünkü, fâni ve geçici olduğundan kıymetsizdir. Koca dünya böyle ise, dünyanın cüz’î işleri ne kadar ehemmiyetsiz olduğunu anlarsın.
Hem demiş:

Yani, “İki cihanın rahat ve selâmetini iki harf tefsir eder, kazandırır: dostlarına karşı mürüvvetkârâne muaşeret ve düşmanlarına sulhkârâne muamele etmektir.”
Eğer dersen: “İhtiyar benim elimde değil; fıtratımda adâvet var. Hem damarıma dokundurmuşlar, vazgeçemiyorum.”
Elcevap: Sû-i hulk ve fena haslet eseri gösterilmezse ve gıybet gibi şeylerle ve muktezasıyla amel edilmezse, kusurunu da anlasa, zarar vermez. Madem ihtiyar senin elinde değil, vazgeçemiyorsun. Senin, mânevî bir nedamet, gizli bir tevbe ve zımnî bir istiğfar hükmünde olan kusurunu bilmen ve o haslette haksız olduğunu anlaman, onun şerrinden seni kurtarır. Zaten bu Mektubun bu Mebhasını yazdık, tâ bu mânevî istiğfarı temin etsin; haksızlığı hak bilmesin, haklı hasmını haksızlıkla teşhir etmesin.
Câ-yı dikkat bir hadise: Bir zaman, bu garazkârâne tarafgirlik neticesi olarak gördüm ki, mütedeyyin bir ehl-i ilim, fikr-i siyasîsine muhâlif bir âlim-i salihi, tekfir derecesinde tezyif etti. Ve kendi fikrinde olan bir münafığı, hürmetkârâne medhetti. İşte, siyasetin bu fena neticelerinden ürktüm, -1- dedim, o zamandan beri hayat-ı siyasiyeden çekildim.
Beşinci Vecih
Hayat-ı içtimaiyece, inat ve tarafgirlik gayet muzır olduğunu beyan eder.
Eğer denilse: “Hadiste, -2- denilmiş. İhtilâf ise tarafgirliği iktiza ediyor.
“Hem tarafgirlik marazı, mazlum avâmı, zalim havassın şerrinden kurtarıyor. Çünkü bir kasabanın ve bir köyün havassı ittifak etseler, mazlum avâmı ezerler. Tarafgirlik olsa, mazlum bir tarafa iltica eder, kendisini kurtarır.

1 Şeytandan ve siyasetten Allah’a sığınırım.

2 “Ümmetimin ihtilâfı rahmettir.” el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:64; el-Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 1:210-212.

O kâfir ona dedi: “Beni çabuk kesmen için seni hiddete getirmekti. Madem dininiz bu derece sâfi ve hâlistir; o din haktır” dedi.
Hem medar-ı dikkat bir vakıa: Bir zaman bir hâkim bir hırsızın elini kestiği vakit eser-i hiddet gösterdiği için, ona dikkat eden âdil âmiri onu o vazifeden azletmiş. Çünkü şeriat namına, kanun-u İlâhî hesabına kesseydi, nefsi ona acıyacaktı. Ve kalbi hiddet etmeyip, fakat merhamet de etmeyecek bir tarzda kesecekti. Demek, nefsine o hükümden bir hisse çıkardığı için, adaletle iş görmemiştir.
Câ-yı teessüf bir hâlet-i içtimaiye ve kalb-i İslâmı ağlatacak müthiş bir maraz-ı hayat-ı içtimaî: “Haricî düşmanların zuhur ve tehacümünde dahilî adâvetleri unutmak ve bırakmak” olan bir maslahat-ı içtimaiyeyi en bedevî kavimler dahi takdir edip yaptıkları hâlde, şu cemaat-i İslâmiyeye hizmet dâvâ edenlere ne olmuş ki, birbiri arkasında tehacüm vaziyetini alan hadsiz düşmanlar varken, cüz’î adâvetleri unutmayıp düşmanların hücumuna zemin hazır ediyorlar? Şu hâl bir sukuttur, bir vahşettir, hayat-ı içtimaiye-i İslâmiyeye bir hıyanettir.
Medar-i ibret bir hikâye: Bedevî aşiretlerinden Hasenan aşiretinin birbirine düşman iki kabilesi varmış. Birbirinden, belki elli adamdan fazla öldürdükleri hâlde, Sipkan veya Hayderan aşireti gibi bir kabile karşılarına çıktığı vakit, o iki düşman taife, eski adâveti unutup, omuz omuza verip, o haricî aşireti def edinceye kadar dahilî adâveti hatırlarına getirmezlerdi.
İşte, ey mü’minler! Ehl-i iman aşiretine karşı tecavüz vaziyetini almış ne kadar aşiret hükmünde düşmanlar olduğunu bilir misiniz? Birbiri içindeki daireler gibi yüz daireden fazla vardır. Herbirisine karşı tesanüd ederek, el ele verip müdafaa vaziyeti almaya mecburken, onların hücumunu teshil etmek, onların harîm-i İslâma girmeleri için kapıları açmak hükmünde olan garazkârâne tarafgirlik ve adâvetkârâne inat, hiçbir cihetle ehl-i imana yakışır mı? O düşman daireler, ehl-i dalâlet ve ilhaddan tut, tâ ehl-i küfrün âlemine, tâ dünyanın ehvâl ve mesâibine kadar, birbiri içinde size karşı zararlı bir vaziyet alan, birbiri arkasında size hiddet ve hırsla bakan, belki yetmiş nevi düşmanlar var. Bütün bunlara karşı kuvvetli silâhın ve siperin ve kalen, uhuvvet-i İslâmiyedir. Bu kale-i İslâmiyeyi küçük adâvetlerle ve bahanelerle sarsmak, ne kadar hilâf-ı vicdan ve ne kadar hilâf-ı maslahat-ı İslâmiye olduğunu bil, ayıl.
Ehâdis-i şerifede gelmiş ki: “Âhirzamanın Süfyan ve Deccal gibi nifak ve zındıka başına geçecek eşhâs-ı müdhişe-i muzırraları, İslâmın ve beşerin hırs ve şikakından istifade ederek, az bir kuvvetle nev-i beşeri hercümerc eder ve koca âlem-i İslâmı esaret altına alır.”

Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız. İhtilâfınızdan istifade eden zalimlere karşı -1- kale-i kudsiyesi içine giriniz, tahassun ediniz. Yoksa, ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz.
Malûmdur ki, iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk ikisini de dövebilir. Bir mizanda iki dağ birbirine karşı muvazenede bulunsa, bir küçük taş, muvazenelerini bozup onlarla oynayabilir; birini yukarı, birini aşağı indirir. İşte, ey ehl-i iman! İhtiraslarınızdan ve husumetkârâne tarafgirliklerinizden, kuvvetiniz hiçe iner; az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Hayat-ı içtimaiyenizle alâkanız varsa, -2- düstur-u âliyeyi düstur-u hayat yapınız, sefalet-i dünyevîden ve şekavet-i uhreviyeden kurtulunuz.
Altıncı Vecih
Hayat-ı mâneviye ve sıhhat-i ubudiyet, adâvet ve inatla sarsılır. Çünkü, vasıta-i hâlâs ve vesile-i necat olan ihlâs zayi olur. Zira, tarafgir bir muannid, kendi a’mâl-i hayriyesinde hasmına tefevvuk ister. Hâlisen liveçhillâh amele pek de muvaffak olamaz. Hem hüküm ve muamelâtında tarafgirini tercih eder, adalet edemez. İşte, ef’âl ve a’mâl-i hayriyenin esasları olan ihlâs ve adalet, husumet ve adâvetle kaybolur. Şu Altıncı Vecih uzundur. Fakat kabiliyet-i makam kısa olduğundan, kısa kesiyoruz.

1 “Mü’minler ancak kardeştirler.” Hucurat Sûresi, 49:10.

2 “Mü’minin mü’mine bağlılığı, parçaları birbirini tutan binâ gibidir.” Buharî, Salât: 88; Edeb: 36; Mezâlim: 5; Müslim, Birr: 65; Tirmizî, Birr: 18; Nesâî, Zekât: 67; Müsned, 4:405, 409.

İkinci Mebhas




Ey Ehl-i İman! Sabıkan, adâvet ne kadar zararlı olduğunu anladın. Hem anla ki, adâvet kadar hayat-ı İslâmiyeye en müthiş bir maraz-ı muzır dahi, hırstır.
Hırs, sebeb-i haybettir ve illet ve zillettir; ve mahrumiyet ve sefaleti getirir. Evet, her milletten ziyade hırsla dünyaya saldıran Yahudi milletinin zillet ve sefaleti, bu hükme bir şahid-i kàtı’dır.
Evet, hırs, zîhayat âleminde en geniş bir daireden tut, tâ en cüz’î bir ferde kadar sû-i tesirini gösterir. Tevekkülvâri taleb-i rızık ise, bilâkis medar-ı rahattır ve her yerde hüsn-ü tesirini gösterir. İşte, bir nevi zîhayat ve rızka muhtaç olan meyvedar ağaçlar ve nebatlar, tevekkülvâri, kanaatkârâne yerlerinde durup hırs göstermediklerinden, rızıkları onlara koşup geliyor. Hayvanlardan pek fazla evlât besliyorlar. Hayvânat ise, hırsla rızıkları peşinde koştukları için, pek çok zahmet ve noksaniyetle rızıklarını elde edebiliyorlar.
Hem hayvânat dairesi içinde zaaf ve acz lisan-ı hâliyle tevekkül eden yavruların meşru ve mükemmel ve lâtif rızıkları hazine-i rahmetten verilmesi; ve hırsla rızıklarına saldıran canavarların gayr-ı meşru ve pek çok zahmetle kazandıkları nâhoş rızıkları gösteriyor ki, hırs sebeb-i mahrumiyettir; tevekkül ve kanaat ise vesile-i rahmettir.
Hem daire-i insaniye içinde her milletten ziyade hırsla dünyaya yapışan ve aşk ile hayat-ı dünyeviyeye bağlanan Yahudi milleti, pek çok zahmetle kazandığı, kendine faydası az, yalnız hazinedarlık ettiği gayr-ı meşru bir servet-i ribâ ile bütün milletlerden yedikleri sille-i zillet ve sefalet, katl ve ihanet gösteriyor ki, hırs maden-i zillet ve hasârettir.

“Şüphesiz ki rızık veren, mutlak kudret ve kuvvet sahibi olan ancak Allah’tır.” Zâriyat Sûresi, 51:58. “Yeryüzünde yürüyen ve kendi rızkını yüklenemeyen nice canlının ve sizin rızkınızı Allah verir. O herşeyi hakkıyla işitir, herşeyi hakkıyla bilir.” Ankebut Sûresi, 29:60.

Hem harîs bir insan her vakit hasârete düştüğüne dair o kadar vakıalar var ki darbımesel hükmüne geçmiş, umumun nazarında bir hakikat-i âmme olarak kabul edilmiştir.
Madem öyledir. Eğer malı çok seversen, hırsla değil, belki kanaatle malı talep et, tâ çok gelsin.
Ehl-i kanaat ile ehl-i hırs, iki şahsa benzer ki, büyük bir zâtın divanhanesine giriyorlar. Birisi kalbinden der: “Beni yalnız kabul etsin; dışarıdaki soğuktan kurtulsam bana kâfidir. En aşağıdaki iskemleyi de bana verseler, lütuftur.”
İkinci adam, güya bir hakkı varmış gibi ve herkes ona hürmet etmeye mecburmuş gibi, mağrurâne der ki: “Bana en yukarı iskemleyi vermeli.” O hırsla girer, gözünü yukarı mevkilere diker, onlara gitmek ister. Fakat divanhane sahibi onu geri döndürüp aşağı oturtur. Ona teşekkür lâzımken, teşekküre bedel kalbinden kızıyor. Teşekkür değil, bilâkis hane sahibini tenkit ediyor. Hane sahibi de ondan istiskal ediyor.
Birinci adam mütevaziâne giriyor, en aşağıdaki iskemleye oturmak istiyor. Onun o kanaati, divanhane sahibinin hoşuna gidiyor. “Daha yukarı iskemleye buyurun” der. O da gittikçe teşekkürâtını ziyadeleştirir; memnuniyeti tezayüd eder.
İşte, dünya bir divanhane-i Rahmân’dır. Zemin yüzü bir sofra-i rahmettir. Derecât-ı erzak ve merâtib-i nimet dahi iskemleler hükmündedir.
Hem, en cüz’î işlerde de herkes hırsın sû-i tesirini hissedebilir.
Meselâ, iki dilenci birşey istedikleri vakit, hırsla ilhah eden dilenciden istiskal edip vermemek, diğer sakin dilenciye merhamet edip vermek, herkes kalbinde hisseder.
Hem meselâ, gecede uykun kaçmış; sen yatmak istesen, lâkayt kalsan, uykun gelebilir. Eğer hırsla uyku istesen, “Aman yatayım, aman yatayım” dersen, bütün bütün uykunu kaçırırsın.
Hem meselâ, mühim bir netice için birisini hırsla beklersin. “Aman gelmedi, aman gelmedi” deyip, en nihayet hırs senin sabrını tüketip, kalkar gidersin. Bir dakika sonra o adam gelir; fakat beklediğin o mühim netice bozulur.
Şu hâdisâtın sırrı şudur ki: Nasıl ki bir ekmeğin vücudu, tarla, harman, değirmen, fırına terettüp eder. Öyle de, tertib-i eşyada bir teennî-i hikmet vardır. Hırs sebebiyle, teennî ile hareket

Hırs, hasâret ve muvaffakiyetsizliğin sebebidir.

edilmediği için, o tertipli eşyadaki mânevî basamakları müraat etmez; ya atlar, düşer veyahut bir basamağı noksan bırakır, maksada çıkamaz.
İşte, ey derd-i maişetle sersem olmuş ve hırs-ı dünya ile sarhoş olmuş kardeşler! Hırs bu kadar muzır ve belâlı birşey olduğu hâlde, nasıl hırs yolunda her zilleti irtikâp ve haram-helâl demeyip her malı kabul ve hayat-ı uhreviyeye lâzım çok şeyleri feda ediyorsunuz; hattâ erkân-ı İslâmiyenin mühim bir rüknü olan zekâtı, hırs yolunda terk ediyorsunuz? Halbuki, zekât, her şahıs için sebeb-i bereket ve dâfi-i beliyyattır. Zekâtı vermeyenin, herhâlde elinden zekât kadar bir mal çıkacak; ya lüzumsuz yerlere verecektir, ya bir musibet gelip alacaktır.
Hakikatli bir rüya-yı hayaliyede, Harb-i Umumînin beşinci senesinde, bir acip rüyada benden soruldu:
“Müslümanlara gelen bu açlık, bu zayiat-ı maliye ve meşakkat-i bedeniye nedendir?”
Rüyada demiştim:
“Cenâb-ı Hak bir kısım maldan onda bir
HAŞİYE 1 veya bir kısım maldan kırkta bir, HAŞİYE 2 kendi verdiği malından birisini bizden istedi-tâ bize fukaraların dualarını kazandırsın ve kin ve ha-setlerini men etsin. Biz, hırsımız için tamahkâr-lık edip vermedik. Cenâb-ı Hak, müterakim zekâ-tını, kırkta otuz, onda sekizini aldı.
“Hem senede yalnız bir ayda, yetmiş hikmetli bir açlık bizden istedi. Biz nefsimize acıdık; mu-vakkat ve lezzetli bir açlığı çekmedik. Cenâb-ı Hak, ceza olarak, yetmiş cihetle belâlı bir nevi orucu beş sene cebren bize tutturdu.
“Hem yirmi dört saatte birtek saati, hoş ve ul-vî, nuranî ve faydalı bir nevi talimat-ı Rabbâni-yeyi bizden istedi. Biz tembellik edip o namazı ve niyazı yerine getirmedik. O tek saati diğer saatlere katarak zayi ettik. Cenâb-ı Hak, onun kefareti olarak, beş sene talim ve talimat ve koş-turmakla bize bir nevi namaz kıldırdı” demiştim.
Sonra ayıldım, düşündüm, anladım ki, o rüya-yı hayaliyede pek mühim bir hakikat vardır. Yir-mi Beşinci Sözde, medeniyetle hükm-ü Kur’ân’ı muvazene bahsinde ispat ve beyan edildiği üzere, beşerin hayat-ı içtimaîsinde bütün ahlâksızlığın ve bütün ihtilâlâtın menşei iki kelimedir:
Birisi: “Ben tok olduktan sonra başkası açlıktan ölse bana ne?”
İkincisi: “Sen çalış, ben yiyeyim.”
Bu iki kelimeyi de idame eden, cereyan-ı ribâ ve terk-i zekâttır. Bu iki müthiş maraz-ı içtima-îyi tedavi edecek tek çare, zekâtın bir düstur-u umumî suretinde icrasıyla, vücub-u zekât ve hur-met-i ribâdır.

HAŞİYE 1
Yani, her sene taze verdiği buğday gibi mallardan onda bir.

HAŞİYE 2
Yani, eskiden verdiği kırktan ki, her senede galiben ve lâakal ribh-i ticarî ve nesl-i hayvanî cihe-tiyle, o kırktan taze olarak on adet verir.

Hem değil yalnız eşhasta ve hususî cemaatler-de, belki umum nev-i beşerin saadet-i hayatı için en mühim bir rükün, belki devam-ı hayat-ı insa-niye için en mühim bir direk, zekâttır. Çünkü, be-şerde, havas ve avam, iki tabaka var. Havastan avâma merhamet ve ihsan; ve avamdan havâssa karşı hürmet ve itaati temin edecek, zekâttır. Yoksa, yukarıdan avâmın başına zulüm ve tahak-küm iner; avamdan zenginlere karşı kin ve isyan çıkar. İki tabaka-i beşer, daimî bir mücadele-i mâneviyede, bir keşmekeş-i ihtilâfta bulunur. Ge-le gele, tâ Rusya’da olduğu gibi, sa’y ve sermaye mücadelesi suretinde boğuşmaya başlar.
Ey ehl-i kerem ve vicdan! Ve ey ehl-i sehâvet ve ihsan! İhsanlar zekât namına olmazsa, üç za-rarı var. Bazen da faydasız gider. Çünkü, Allah namına vermediğin için, mânen minnet ediyorsun, biçare fakiri minnet esareti altında bırakıyorsun. Hem makbul olan duasından mahrum kalıyorsun. Hem hakikaten Cenâb-ı Hakkın malını ibâdına vermek için bir tevziat memuru olduğun hâlde, kendini sahib-i mal zannedip bir küfrân-ı nimet ediyorsun.
Eğer zekât namına versen, Cenâb-ı Hak namına verdiğin için bir sevap kazanıyorsun, bir şükrân-ı nimet gösteriyorsun. O muhtaç adam dahi sana tabasbus etmeye mecbur olmadığı için, izzet-i nef-si kırılmaz ve duası senin hakkında makbul olur. Evet, zekât kadar, belki daha ziyade nafile ve ihsan, yahut sair suretlerde verip riyâ ve şöhret gibi, minnet ve tezlil gibi zararları kazanmak ne-rede? Zekât namına o iyilikleri yapıp, hem farzı edâ etmek, hem sevabı, hem ihlâsı, hem makbul bir duayı kazanmak nerede?
-1-
-2-

1 “Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka bilgimiz yoktur. Muhakkak ki Sen, ilmi ve hikmeti herşeyi kuşatan Alîm-i Hakîmsin.” Ba-kara Sûresi, 2:32.

2 Allahım! “Mü’minler sağlam bir binanın taşları gibidir; birbirlerine kuvvet verirler.” Ve “Kanaat tükenmez bir hazinedir” [Süyûti, el-Fethü’l-Kebîr, 2:309) buyuran Efendimiz Muhammed’e ve bütün âl ve ashabına salât ve selâm et. Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd olsun

Hâtime
Gıybet hakkındadır
-1-
Yirmi Beşinci Sözün Birinci Şulesinin Birinci Şuaının Beşinci Noktasının, makam-ı zem ve zecrin misallerinden olan birtek âyetin, mucizâne altı tarzda gıybetten tenfir etmesi, Kur’ân’ın nazarında gıybet ne kadar şenî birşey olduğunu tamamıyla gösterdiğinden, başka beyana ihtiyaç bırakmamış. Evet, Kur’ân’ın beyanından sonra beyan olamaz; ihtiyaç da yoktur.
İşte -2- âyetinde altı derece zemmi zemmeder, gıybetten altı mertebe şiddetle zecreder. Şu âyet bilfiil gıybet edenlere müteveccih olduğu vakit, mânâsı gelecek tarzda oluyor. Şöyle ki:
Malûmdur, âyetin başındaki hemze, sormak, “âyâ” mânâsındadır. O sormak mânâsı, su gibi, âyetin bütün kelimelerine girer. Her kelimede bir hükm-ü zımnî var.
İşte,
birincisi, hemze ile der: Âyâ, sual ve cevap mahâlli olan aklınız yok mu ki, bu derece çirkin birşeyi anlamıyor?
İkincisi: -3- lâfzıyla der: Âyâ, sevmek ve nefret etmek mahâlli olan kalbiniz bozulmuş mu ki, en menfur bir işi sever?
Üçüncüsü: -4- kelimesiyle der: Cemaatten hayatını alan hayat-ı içtimaiye ve medeniyetiniz ne olmuş ki, böyle hayatınızı zehirleyen bir ameli kabul eder?

1 Onun adıyla. Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin.

2 “Sizden biri, ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı?” Hucurât Sûresi, 49:12.

3 Hoşlanır mı?

4 Sizden biri.

Dördüncüsü : -1- kelâmıyla der: İnsaniyetiniz ne olmuş ki, böyle canavarcasına arkadaşınızı dişle parçalamayı yapıyorsunuz?
Beşincisi: -2- kelimesiyle der: Hiç rikkat-i cinsiyeniz, hiç sıla-i rahminiz yok mu ki, böyle çok cihetlerle kardeşiniz olan bir mazlumun şahs-ı mânevîsini insafsızca dişliyorsunuz? Ve hiç aklınız yok mu ki, kendi âzânızı kendi dişinizle divane gibi ısırıyorsunuz?
Altıncısı: -3- kelâmıyla der: Vicdanınız nerede? Fıtratınız bozulmuş mu ki, en muhterem bir hâlde bir kardeşinize karşı, etini yemek gibi en müstekreh bir işi yapıyorsunuz?
Demek, şu âyetin ifadesiyle ve kelimelerin ayrı ayrı delâletiyle, zem ve gıybet, aklen ve kalben ve insaniyeten ve vicdanen ve fıtraten ve milliyeten mezmumdur. İşte, bak, nasıl şu âyet îcazkârâne altı mertebe zemmi zemmetmekle, i’câzkârâne altı derece o cürümden zecreder.
Gıybet, ehl-i adâvet ve haset ve inadın en çok istimal ettikleri alçak bir silâhtır. İzzet-i nefis sahibi, bu pis silâha tenezzül edip istimal etmez. Nasıl meşhur bir zat demiş:

Yani, “Düşmanıma gıybetle ceza vermekten nefsimi yüksek tutuyorum ve tenezzül etmiyorum. Çünkü gıybet, zayıf ve zelil ve aşağıların silâhıdır.”
Gıybet odur ki, gıybet edilen adam hazır olsaydı ve işitseydi, kerahet edip darılacaktı. Eğer doğru dese, zaten gıybettir. Eğer yalan dese, hem gıybet, hem iftiradır; iki katlı çirkin bir günahtır.
Gıybet, mahsus birkaç maddede caiz olabilir:
Birisi: Şekvâ suretinde bir vazifedar adama der, tâ yardım edip o münkeri, o kabahati ondan izale etsin ve hakkını ondan alsın.
Birisi de: Bir adam onunla teşrik-i mesai etmek ister, seninle meşveret eder. Sen de, sırf maslahat için, garazsız olarak, meşveretin hakkını edâ etmek için desen: “Onunla teşrik-i mesai etme. Çünkü zarar göreceksin.”
Birisi de: Maksadı tahkir ve teşhir değil, belki maksadı tarif ve tanıttırmak için dese: “O topal ve serseri adam filân yere gitti.”

1 Etini yemeyi.

2 Kardeşinin.

3 Ölüyken.

Birisi de: O gıybet edilen adam fâsık-ı mütecahirdir. Yani fenalıktan sıkılmıyor, belki işlediği seyyiatla iftihar ediyor, zulmüyle telezzüz ediyor, sıkılmayarak âşikâre bir surette işliyor.
İşte bu mahsus maddelerde, garazsız ve sırf hak ve maslahat için gıybet caiz olabilir. Yoksa, gıybet, nasıl ateş odunu yer, bitirir; gıybet dahi a’mâl-i salihayı yer, bitirir.
Eğer gıybet etti veyahut isteyerek dinledi; o vakit -1- demeli, sonra gıybet edilen adama ne vakit rast gelse, “Beni helâl et” demeli.
-2-
Said Nursî

1 Allahım, bizi ve gıybetini ettiğimiz zâtı mağfiret et.

2 Baki olan yalnız Allah’tır.

İSLAM’DA SÛİZANDAN SAKINMAK

İL:KÜTAHYA AY-YIL:TEMMUZ-2007

TARİH:27/07/2007

İSLAM’DA SÛİZANDAN SAKINMAK

وَمَا يَتَّبِعُ أَكْثَرُهُمْ إِلاَّ ظَنّاً إَنَّ الظَّنَّ لاَ يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئاً إِنَّ اللّهَ عَلَيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ

Değerli Mü’minler!

İslam dini; sosyal ilişkilere, ahlâkî davranışlara, kişilik haklarının korunmasına, güven, huzur ve barış ortamını yok edecek, kavga, tartışma ve dargınlıklara sebep olacak davranışlardan kaçınılmasına büyük önem vermiştir. Bu sebeple sosyal ilişkileri zedeleyen, temel hakları ihlal eden ve ahlakî zafiyete sebep teşkil eden su-izan, dedikodu, gıybet, iftira, yalan, tecessüs gibi… Söz, fiil ve davranışları yasaklamıştır. Bu davranışlardan biri de su-izandır. Sûizan; Bir insan hakkında kötü zanda bulunmak, art niyetli düşünmektir.

Muhterem Mü’minler!

Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir”[1] ayette sûizan ve gıybet açıkça yasaklanmakta; suizannın günah, gıybet etmenin ölü bir insanın etini yemek mesabesinde olduğu ifade edilmektedir. Bu itibarla kişi kendisiyle aynı inancı paylaşan Müslüman kardeşi hakkında suizan değil hüsnü zan beslemelidir. Zira iman, ahlâk ve kardeşlik bunu gerektirir. Müslümanın, Müslüman kardeşi hakkında iyi düşünmesi ve ona güvenmesi hem dininin ve hem de insanlığın gereğidir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) hadislerinde “Zandan sakının, zira zan, sözlerin en yalanıdır…” buyurarak suizannı sevmediği ve yasakladığı davranışlardan olan yalancılıkla ilişkilendirmektedir. Peygamberimiz (s.a.v) hadisin devamında bizleri şöyle uyarmaktadır. “Ey Müslümanlar! Tecessüs etmeyin (Birbirinizin kusurunu araştırmayın) haber koklamayın, haksız yere rekabet etmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize kin tutmayın, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allahın kulları! Kardeş olun. Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahkir etmez. Kişiye şer olarak Müslüman kardeşini tahkir etmesi yeterlidir. Her Müslümanın diğer Müslüman’a malı, kanı ve ırzı haramdır. Allah sizin suretlerinize ve kalıplarınıza bakmaz fakat kalplerinize ve amellerinize bakar. Hz. Peygamber eliyle göğsünü işaret ederek “Takva şuradadır.”[2]

Peygamber Efendimiz burada özellikle Müslümanın ırzı, namusu ve malının dokunulmaz oluşu ile şekillerin, renklerin ve dış görünüşün değil ihlâsın, takvanın ve imanın önemine vurgu yapmıştır. Bu hususun sûizanla ilgisi vardır. Çünkü insanlar genellikle önce kalplerinde birbirleri hakkında sûizanda bulunurlar, daha sonra bunun dedikodusunu yaparak arkadan çekiştirirler ve böylece çok çirkin bir davranış olan gıybet etmiş olurlar.

Aziz Cemaat!

Dinimiz, aile ve toplum hayatının güvenli ve huzurlu olmasına, fertlerin güzel ahlaklı olmasına büyük önem vermiştir. Suûizan, aile ve toplumun güven ve huzurunu yok eden, fertlerin gayr-i ahlâkî olmasına neden olan kötü davranışlardan biridir. Bu sebeple Yüce Rabbimiz ve Sevgili Peygamberimiz tarafından yasaklanmıştır. Bu vesile ile sûizanda bulunan kişi, hem tövbe etmelidir, hem de hakkında zanda bulunduğu kişiden helâllik alması gerekir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) bizleri şöyle ikaz etmektedir.” Müslümanların eksiklerini, ayıplarını araştırmayın. Zira her kim Müslümanların ayıplarını araştırırsa, Allah Teâlâ da onun ayıbını (kusurunu) tâkip eder, nihayet evinin içinde bile onu rezil ve rüsvây eder.”[3]

Bu hadisi şerife binaen dinimiz, bir kimsenin ayıplarını, kusur ve hatalarını araştırıp, açığa vurmayı yasaklarken, kul hakkına taalluk etmeyen, zulüm ve haksızlık olmayan, söylenilmesi ve sûizanda bulunulması halinde kimseye fayda sağlamayan türden olanlarını örtmeyi ahlâki bir fazilet olarak değerlendirmiştir.

Muhterem Cemaat!

Öyleyse bizler! Çok kıymetli olan ömür sermayemizi Allah’ın rızası doğrultusunda harcamalı, Kur’an ahlakına ters düşen davranışları terk etmeli, nefis muhasebesi yaparak kötü duygu ve düşüncelerimizi terk etmeliyiz.

Hutbemi, başında okumuş olduğum ayet-i kerime meali ile bitiriyorum.” İnsanların çoğu, sırf kuru bir zan ardında gider. Fakat zan haktan hiçbir şey ifade etmez. Muhakkak ki Allah, onların yaptıklarını tamamen bilmektedir.”[4]

HUTBEYİ HAZIRLAYININ ADI VE SOYADI

İbrahim BALKAN

Valide Camii İmam-Hatibi

KÜTAHYA

[1] - Hucurat, 12

[2] - Buhari, Vesâyâ, 8

[3] - Ebu Davud, Edeb, 44

[4] - Yunus, 36

Strese girenin imanından şüphe ederim!

Strese girenin imanından şüphe ederim!

Az” konuşan fakat “öz” konuşan büyükler vardır. Babam da bunlardan biridir. Çok sık bir arada olamadığımız için benim için bu “öz” konuşmalar daha kısa olur. Birkaç yıl önce öyle bir laf söyledi ki sustum kaldım. Uzun süre kafamın içinde dolandı söylediği cümle.

Strese girenin imanından şüphe ederim!” demişti babam.

Stresle ilgili kitaplar okuyan, zaman zaman “stresle mücadele” konusunda seminerler veren biri olarak, cümleyi çok ağır bulmuş olsam bile, kafamın içinde cümle dönüp durdu uzun zaman. Yaşadığımız yüzyılın en önemli problemlerinden biri olan stres hakkında bu kadar kesin ve keskin bir ifade duymamıştım.

Geçen yıl memlekette bir arkadaşla otururken hayatın sıkıntıları ve zorlukları konuşulmaya başlanınca bende kendisine stres ve stresle mücadele hakkında bildiklerimi anlatmaya başladım. Arkadaşım da benimle birikimlerini paylaşıyordu. Bir ara babamın söylediği “Strese girenin imanından şüphe ederim!” lafını attım ortaya. Arkadaşım “doğru bir cümle” dedi. “Hatta bir insan stres yüzünden hasta olursa Allah o insana bunun hesabını bile sorar” dedi.

* * * * * * * * *

Stres, halkın bildiği ve kullandığı anlamıyla, sıkıntıları kafaya takmak demektir. Sıkıntılar insanı mutsuz ediyor. Mutsuzluk insanı hasta ediyor.

Kimisi hastalıklarla mücadele etmekten yoruluyor. Mutsuz ve hasta oluyor.

Kimisi ailesiyle problemler yaşamaktan bunalıyor.

Kimisi çocuklarıyla baş edememenin sıkıntısını yaşıyor.

Kimisi maddi sıkıntılarla boğuşuyor.

Kimisi çevresindekilerin kendisini anlamadığından dert yanıyor.

Kimisi bir sevdiğini toprağa verince hayata küsüyor.

Hayatta insanı strese sokan o kadar çok şey var ki. Herkes kendisine dert edecek bir sıkıntı bulabilir.

Stresle iman arasında bir bağlantı var mı dersiniz?

Sıkıntılarla dolu bir hayat denilince benim aklıma hep Peygamberler geliyor. Allah Peygamberlerin kıssalarını ayrıntılarıyla bize niçin aktarıyor dersiniz? Okuyup, ibret almamız için değil mi?

Peygamberlerin hayatlarından yola çıkarak bazı sorular sormak istiyorum.

Hz. Eyyüb’ü hastalıkla imtihan eden Allah, bizi de aynı imtihana tabi tutma hakkına sahip değil mi?

Hastalığı kafaya takıp bunalıma giren insan “Allah’ım beni niçin hastalıkla imtihan ediyorsunuz ki?” demiş olmuyor mu?

Hz. Nuh’u oğluyla imtihan eden Allah, sizi evlatlarınızla imtihan edemez mi?

Hz.İbrahim’i babasıyla imtihan eden Allah, sizi öz babanızla imtihan edemez mi?

Hz. Lut’u eşiyle imtihan eden Allah’a, “Beni niçin eşimle imtihan ediyorsun ki?” deme hakkına sahip olduğunuzu mu düşünüyorsunuz?

Hz. Yusuf’u kardeşiyle imtihan eden Allah, belki sizi de kardeşlerinizle imtihan ediyordur!

Tüm peygamberlerin hayatları sıkıntı (imtihan) dolu olduğuna göre, bizim hayatımızda da bazı sıkıntıların olması hayatın bir parçası değil mi?

Anne veya babasını kaybedince bunalıma giren bir insan Allah’a “Benim annemi / babamı niye alıyorsun ki?” deme hakkına sahip olduğunu mu sanıyor?

“En büyük acı evlat acısıdır!” denir. Bu acıyı yaşayan anne babalar “Allah kimseye yaşatmasın!” derler.

Alemlere rahmet olarak yaratılan Hazreti Muhammed Mustafa’ya (sallallâhu aleyhi ve sellem) bile torpil yapmayan Yaratıcının, bize torpil yapmasını beklemeye hakkımızın olmadığını hiç düşündünüz mü? Beş defa evlat acısıyla imtihan edilmiş bir Peygamberin ümmeti olduğumuzu bilmek zorundayız.

“Kardeşim onlar Peygamber, biz insanız” diye kimse itiraz etmesin. Peygamberler de bizler gibi üzülen, ağlayan, Allah’a sığınan insanlardı. Allah tarafından özel seçilmiş oldukları gerçeği “insanı” acılara tepkisiz kalacakları anlamına gelmez. Bize düşen hayatı doğru anlamaktır. Unutmamalıyız ki, Peygamberlerine torpil yapmayan Allah, bize de torpil yapmaz.

* * * * * * * *

Stres ile iman arasında ki ilişki kafamın içinde uzun zamandır dolanıyordu. Bir okuyucum bana öyle bir söz gönderdi ki, o sözü okuyunca kafamın içinde dolanan cümleler köşe yazısına dönüştü. Bu yazıyı da o güzel sözle bitirmek istiyorum.

Çok sıkıldığınız zaman bu cümleyi hatırlayın. Hatta bana kalsa pano haline getirilip ev veya işyerinin duvarlarına asılması gereken bir söz.

Bir gün dünyaya ait büyük bir derdin olursa Rabbine dönüp, “Benim büyük bir derdim var!” deme, derdine dönüp “benim büyük bir Rabbim var!” de.

Said ÇAMLICA Eğitimci – Yazar

Kaynak: altinnesil.gen.tr/

İSLAM’DA ADALET

Muhterem Mü’minler!

Adalet düzenli ve dengeli davranmak, her şeyin hakkını vermek, bir şeyi yerli yerine koymaktır. İslam dininde adalet, kültür, bilgi, mevki, cinsiyet, ırk, dil ve din farkı gözetmeden insanlara insan olmaları yönünden eşit davranmak ve haklarını vermek demektir.
Kişinin, hiçbir ayırım yapmadan nimet ve zorluklar karşısında eşit tutulması, işinin ehli olması ve işi yapabildiği ölçüde hakkını elde etmesi, adaletin yerini bulması demektir.

Dinimiz İslam, hakkında hüküm vereceğimiz veya şahitlik edeceğimiz kişiler yakınlarımız bile olsa doğruyu söylememizi emrediyor:
“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır! Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez) yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır” [3].
Bir gün hırsızlık yapan Fatıma adında bir kadın Hz. Peygamber’in huzuruna çıkarıldı. Suçu tespit edildiği için Hz. Peygamber onu cezalandıracaktı. Fakat Mekke’nin ileri gelen bir kabilesindendi. Bazı kişiler bu kadının cezalandırılmaması için Peygamberimizin çok sevdiği Hz. Üsame’yi aracı olarak gönderdiler. Bu duruma kızan ve üzülen Peygamberimiz yüksek bir yere çıkarak şu konuşmasını yaptı:
“Ey İnsanlar! Geçmiş milletlerin ne yüzden yollarını sapıttığını biliyor musunuz? Onların asilzadeleri bir şey çalarsa onu cezalandırmazlar, itibarı az olanları çalarsa onu cezalandırırlardı. Allah’a yemin ederim ki böylesine adi bir işi o Fatıma değil de kızım Fatıma yapmış olsaydı onu da cezalandırırdım” [4].

Değerli Mü’minler!

Hayatı en güzel ahlak örnekleriyle dopdolu olan Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.)’e Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “De ki: Ben Allah’ın indirdiği kitaba inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum” [1]
Adalet, her insanın uyması gereken çok önemli bir görev olmakla beraber bilhassa idarecilerin adaletli davranmaları daha da önemlidir. Hz. Peygamber buyuruyor ki:
Adil, bilgili ve başarılı idareciler; hısım, akraba ve Müslümanlara karşı yumuşak kalpli ve şefkatli olanlar; aile fertleri kalabalık olduğu halde harama el uzatmayan, haramdan uzak kalmaya çalışanlar cennet ehlidirler” [2].
Hz. Peygamber hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününün boğucu hengamesinde Arş-ı Âlâ’nın gölgesinde ferahlanacak yedi sınıf insanı zikrederken en başta “Adaletli davranan idareci”yi saymıştır. [5]

Aziz Müslümanlar!

Peygamber Efendimizden itibaren İslam tarihinde öyle adalet örnekleri vardır ki, bunlar melekleri dahi imrendirecek özelliktedir. Bunlardan yakın tarihimizdeki bir örnekle hutbemizi bitirelim. İstanbul’daki Fatih Camii’nin sütunlarını kısa kesen Rum ustanın elini kestiren Fatih Sultan Mehmet’in elinin kesilmesine de, kendi tayin ettiği mahkeme reisi Kadı Hızır Efendi hüküm vermişti. Böyle bir kararın çıkmasından çok etkilenen Rum usta davasından vaz geçmiş ve Fatih’in elinin kesilmesine mani olmuştu. İşte böyle bir adalet anlayışının uygulanmasıyladır ki Osmanlı Devleti 600 küsur yıl ayakta kalmıştı. Hülâsâ adalet mülkün temelidir.

_____________________
[1] Şûrâ, 42/15.
[2] Müslim, “Cennet”, 6
[3] Nisâ, 4/135.
[4] Buhârî, “Hudûd”, 11; Müslim, “Hudûd”, 8.
[5] Buhârî, “Ezân”, 36; Müslim, “Zekât”, 91.

Faik AKTAŞ
Eyüp Vâizi

Yayınlandı:  on Ocak 31, 2009 at 10:58 am Yorum Yapın
Tags: , , , , , , , , , ,

İslam’da Arkadaşlık

Bismillahirrahmanirrahim
Kur’an-ı Kerim Müddessir suresinin 42. ayetinde insanı cehennemlik yapan sebeplerden birisini de kötü ve laubali arkadaşlarla birlikte olmak ve böylece onların hal ve hareketlerine iştirak etmek olarak tanıtmaktadır.
Kur’an-ı Kerim sapık ve imansız arkadaşlar tarafından yoldan çıkarılan kimselerin (kıyamet günü) pişmanlıklarını şöyle tasvir emektedir::
“O gün (nefsine ve başkalarına) zulmeden kimseler ellerini ısırarak şöyle der: Ah, keşke Peygamber’le birlikte bir yol edinmiş olsaydım! Vaah, yazıklar olsun bana, keşke filanı dost edinmeseydim! Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra, beni zikirden (Allah’ı hatırlamaktan) saptırmış oldu…” (Furkan,28-29)
Resul-i Ekrem (s.a.a) de arkadaş seçiminin önemini şu şekilde beyan etmektedir: “Kişi dostunun dini üzeredir; şu halde her biriniz kiminle dost olduğuna baksın.” (Bihar-ül Envar, c.74, s.792)
İşte görüldüğü gibi dost ve arkadaşın insanın hayatında ne kadar önemli bir yere sahip olduğu bu ayet ve hadislerden iyice anlaşılmaktadır. Tek kelimede bir arkadaş insanı hem cennetlik yapabilir, hem cehennemlik!

Hz. Emir-ül Mu’minin Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Kötülerle oturmak, (insanın) iyi insanlar hakkında kötü zan beslemesine neden olur. İyilerle birlikte oturmaksa, kötüleri iyilere katar. İyilerin facirlerle (kötülük ehli olanlarla) oturması, onları facirlere katar. Kimin durumunu kestiremiyorsanız; dinini bilmiyorsanız, onun çevresine bakın. Eğer arkadaşları Allah’ın dinine bağlıysalar, o da Allah’ın dini üzeredir. Şayet arkadaşları Allah’tan başkasının dini üzere iseler, onun Allah’ın dininden nasipsiz olduğunu bilin. Çünkü Resulullah (s.a.a) şöyle derdi: “Allah ve âhiret gününe inanan bir kimse kafiri kardeş, faciri arkadaş edinmesin. Kim kafiri kardeş ya da faciri arkadaş edinse, facirdir, kafirdir.” (Bihar-ül Envar)

Yine şöyle buyurmaktadır:

“Kötü arkadaşla oturmaktan kaçın; zira o, kendisiyle birlikte olanı helak eder ve kendisiyle arkadaşlık yapanı alçaltır, bedbaht eder.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.299)

Allah Resulü (s.a.a) buyuruyor ki:

“Salih arkadaş yalnızlıktan daha iyidir; yalnızlık da kötü arkadaştan daha iyidir.” (Bihar-ül Envar, c.15, s.51)


İmam Sadık (a.s) ise şöyle buyuruyor:
“Kalbinden bir öğüt vericisi, nefsinden bir alıkoyucusu ve kendisine doğru yolu gösterecek (salih) bir dostu olmayan kimse, düşmanın boyunduruğu altına girer.” (Bihar-ül Envar, c.15, s.51)
KÖTÜ ARKADAŞIN ÖZELLİKLERİ


Resul-i Ekrem (s.a.a) kötü arkadaşı ölüye benzeterek şöyle buyurmuştur:

“Ölülerle oturup kalkmak kalbi öldürür.” Ölülerle oturup kalkmak da nedir ya Resulullah?” diye sorulunca şöyle buyurdu: “İmandan sapmış ve Allah’ın hükümlerine boyun eğmeyen kimselerle oturup kalkmak, ölülerle oturup kalkmak gibidir.” (Bihar-ül Envar, c.15, s.52)

Hz. Ali (a.s):
“Kötü arkadaş, Allah’a karşı isyanı senin gözünde süslü (ve güzel) gösteren kimsedir.” (Bihar-ül Envar, c.15, s.52)

Allah Resulü (s.a.a): “İnsanların en akıllısı cahillerden kaçan kimsedir.” (Bihar-ül Envar, c.15, s.52)

İmam Muhammed Bâkır (a.s):
“Şu dört kişiyle dost ve arkadaş olma: Ahmak, cimri, korkak ve yalancı. Çünkü ahmak, sana yarar vermek isterken zarar verir; cimri de senden alır, ama sana vermez; korkak ise (tehlike anlarında) senden ve ebeveyninden kaçar; yalancı da bazen doğru konuşsa da sözüne inanılmaz.” (Bihar-ül Envar, c.15, s.52)

İmam Zeyn-ül Abidin (a.s) ise kötü arkadaşları şöyle tanıtıyor:
“Fasık kimseyle arkadaş olma; çünkü bir karın yemeğe veya ondan daha aza seni satar. Ahmakla dost olma; zira o sana fayda vermek isterken zarar verir.Cimri insanla dost olmaktan kaçın çünkü o kendisine en çok muhtaç olduğun zaman seni yalnız bırakır. Yalancıyla arkadaşlık yapma; çünkü yalancı serap gibidir; uzağı yakın ve yakını ise sana uzak gösterir.” (Tuhef ul Ukul, s.279)

Hz. Ali (a.s): “Fasıklar, facirler ve açıkça Allah’a karşı günah işleyenle arkadaşlık yapma.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.304)

Hz. Ali (a.s): “Akıllı düşman, cahil dosttan daha iyidir.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.304)

İmam Rıza (a.s): “Cahille arkadaş olan (sürekli) zahmete düşer.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.304)

İmam Sadık (a.s): “İnsanlar arasında üç kişiyle arkadaşlık yapma: Hain, Zalim ve söz taşıyan. Zira insan için (başkasına) hıyanet eden kimse, sana da hıyanet eder; senin için başkasına zulüm eden kimse (bilahare) sana da zulüm eder ve sana zulüm getiren kimse sonrada senden başkasına söz götürür.” (Bihar-ül Envar, c.78, s.230)

Hz. Ali (a.s): “insanların kusurlarını araştırıp duran kimselerle oturup kalkma; zira onlarla arkadaşlık yapan onlardan selamet kalmaz.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.304)

Resul-i Ekrem (s.a.a): “Kendisi için istediğini senin içinde isteme-yen kimsenin dostluğundan sana bir hayır gelmez.” (Bihar-ül Envar, c.74, s.198)

İmam Sadık (a.s): “Aşağılık insanlarla haşir neşir olma; zira onlarla birlikte olmak insanı hayra götürmez.” (Bihar-ül Envar, c.78, s.249)

İmam Zeyn-ül Abidin (a.s) oğluna şöyle vasiyet ediyor: “Yavrum akrabalarıyla ilişkisini kesen kimselerle arkadaşlık yapma; zira ben böyle birinin Allah’ın kitabında üç yerde lanetlendiğini gördüm…” (Nur-us Sekaleyn, c.4, s.45)

İmam Sadık (a.s): “Şunu bilin ki dünyada Allah’ın (Azze ve Celle) rızasından yoksun bir şekilde gerçekleşen her dostluk, kıyamet günü düşmanlığa dönüşür.”(Nur-us Sekaleyn, c.4, s.612)

Hz. Ali ( a.s): “Onu bunu ayıplayan gıybet eden kimseyle arkadaş olma; yoksa sen de zan altına girersin.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.304)

İmam Ali (a.s): “Kötülerle arkadaşlık yapmak, insana kötülük kazandırır; rüzgarın pis kokulu bir yerden geçtiğinde kendisiyle kötü kokuyu başka yerlere taşıdığı gibi.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.302)

Kısacası insan, imandan yoksun, fâsık, Allah’ın hükümlerine boyun eğmeyen, insanı günahlara teşvik eden, zalim, söz taşıyan, hep başkalarının kusurlarıyla uğraşıp duran, kendisi için istediğini başkası için istemeyen, aşağılık olan, akrabalarıyla ilişkisini kesen, onu bunu ayıplayıp gıybet eden kimselerle arkadaşlık yapılaması nehy edilmiştir.
Bütün bunlara karşılık iyi ve dost olmaya layık kimselerin de özellikleri hadislerde beyan edilmiştir. İşte bunlardan bazı örnekler:

İYİ ARKADAŞIN ÖZELLİKLERİ
Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: “Bütün dostlar (bilahare bu dostluklardan ötürü) pişman olurlar; muttakiler hariç.” (Nur-üs Sekaleyn, c.4, s.612)
Yani takva ve Allah rızası üzere kurulan dostluklarda hiçbir zaman pişmanlık olmaz.
Hz. Ali (a.s): “Hikmet sahibi insanlarla arkadaşlık yap; ilimli insanlarla otur kalk ve dünyadan yüz çevir ki Cennet-ül me’vada yer alsın.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.301)
Yani bunlar insanın cennette girmesine vesile olur.
Hz. Ali (a.s): “Akıllı dostla arkadaşlık yapmak, ruhun hayatıdır.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.301)
Hz. Ali (a.s): “Çok arkadaş edinmek isteyen adamların, neden akıllı ve takvalı âlimlerle arkadaşlık yapmamalarına şaşarım; onlar ki faziletleri insana fayda verir, ilimleri insanı tehzip edip temizler ve arkadaşlıkları insana ziynet olur.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.302)
Resul-i Ekrem (s.a.a): “İnsanların en mutlusu saygı değer ve haysiyetli insanlarla oturup kalkanlarıdır.” (Bihar-ülEnvar, c.74, s.185)
Resul-i Ekrem (s.a.a): “Cennet bahçesinden bir bahçe gördüğünüz zaman ondan yararlanın.” Nedir bu cennet bahçesi ya Resulallah, diye sorulunca: “Mu’minlerin toplantılarıdır.” diye cevap verdi. (Bihar-ül Envar, c.15, s.51
Resul-i Ekrem’in (s.a.a) nakline göre havariler Hz. İsa’ya (a.s): “Kiminle oturup kalkalım?” diye sorunca: Hz. İsa (a.s) şöyle cevap verdi: “O kimseyle oturun ki onu görmeniz size Allah’ı hatırlatsın, konuşması sizin ilminizi artırsın, ameli sizi ahirete meyillendirsin.” (Tuhef-ul Ukul, s.81)
Hz. Ali (a.s): “Allah’a itaat etmek için insana yardımcı olan kimse arkadaşların en üstünüdür.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.313)
İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Arkadaşlığın (bir takım sınır ve ölçüleri vardır ki), onlara sahip olmayan gerçek dost ve arkadaş sayılmaz:
1- Sana karşı gizlisi ve aşikarı aynı olmalı;
2- Senin güzelliğini kendi güzelliği ve senin kusurunu kendi kusuru bilmeli;
3- Bir makam veya servet, onu sana karşı değiştirmemeli;
4- Gücü yettiği şeyi senden esirgememeli;
5- Musibet ve sıkıntı zamanlarında seni terk etmemeli, yalnız bırakmamalı.” (Bihar-ül Envar, c.78, s.249)
Hz. Ali (a.s): “Arkadaş arkadaşına üç şey de sahip çıkmadığı zaman gerçek arkadaş sayılmaz; musibet zamanında, gıybeti edildiği zaman ve vefat ettiği vakit.” (Mizan-ül Hikme, c.74, s.163)
Hz. Ali (a.s): “Gerçek arkadaş, arkadaşını zulüm ve haksızlıktan alı koyan, iyilik ve ihsan etmesine yardımcı olan kimsedir.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.311)
İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Dostlarınızı iki huyla deneyin; bu iki huy onlarda olursa, onlarla dostluğunuzu sürdürün; olmazsa onlardan uzaklaşın; namazlarını vaktinde kılmaya dikkat etmeleri; dar ve geniş günlerinde kardeşlerine iyilikte bulunmaları.” (Vesail-üş Şia, c.2, s.20)
Yine şöyle buyurmuştur: “Kardeşlerimin bana en sevimlisi, kusurlarımı bana hatırlatan kimsedir.” (Vesail-üş Şia, c.2, s.205)
İmam Sadık (a.s) yine şöyle buyurmaktadır: “Üç defa sana kızıp da hakkında kötü bir şey söylemeyen kimseyi kendine arkadaş seç.” (Bihar-ül Envar, c.74, s.173)
Yine şöyle buyurmuştur: “Bir arkadaşı üç şeyde imtihan etmediğin müddetçe ona arkadaş deme: Gazaplandığı sırada gazabının onu haktan batıla çıkarıp çıkarmadığına bak; dinar ve dirhem (dünya malı) düşkünlüğü ile imtihan et ve onunla yolculuk yap.” (Bihar-ül Envar, c.74, s.180)
Hz. Ali (a.s): “Arkadaş, zorluk zamanında imtihan edilir.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.312)
Hz. Ali (a.s): “İnsan güç kaybettiği zaman gerçek dost düşmandan belli olur. “ (Mizan-ül Hikme, c.5, c.312)

Yayınlandı:  on Aralık 14, 2008 at 12:18 pm Yorum Yapın
Tags: , , , , , , , , , , ,

İslam’da Ticaret Hukuku

1.) Temel İlkeler
2.) Takas
3.) Tekelcilik
4.) Spekülasyon
5.) Uluslararası Ticaret ve Damping
6.) Ticaret ve Faiz
7.) Sonuç

Ruh esenliği, kişinin manevî gelişmesi ya-
nında, âdil ve iyi davranışlar üzerine kurulu
yeryüzünde bir hayat sürdürmesine bağlıdır.
Bunun için, Kuran ve Sünnet, dünya işleri üze-
rinde tekrar tekrar durur, onlara ait öğütler
verir. Kuranda şöyle buyrulur : «İbadet bittik-
tan sonra, Allah’ın fazlını -bağışını- aramak
için yeryüzüne dağılınız.»,

Peygamberin (SAV) bir sözü şöyle: «Geçimini
helâl yollarla sağlamak, ibadet dışında en ö-
nemli bir görevdir.»

Bir başka yerde şöyle der
Peygamber (SAV) : «Sabah namazını kıldıktan sonra.
geçiminizi kazanıncaya kadar yatmayın.»

İslâm, İslâmî ilkelerle bağdaşan tüm eko-
nomik faaliyetlere katılma hakkını kişiye tanı-
maktadır. Ticaret, ticarî ortaklık, kooperatifler
ve anonim ortaklıklar meşru sayılmıştır. Bunun-
la birlikte ticarî faaliyetlerin dürüst yararlı ve
güvenilir bir şekilde yürümesini sağlamak ama-
cıyla ticari faaliyetlere ilişkin bazı kural-
lar getirmiştir. Peygamber (SAV) bir hadîsinde,
sözünde duran, doğru sözlü tüccarı övmüştür: «Doğ-
ru sözlü, dürüst bir tüccar, Peygamberlerle,
sıddıklarla ve şehitlerle birliktedir.»
(Tirmizi,72: 4)

1 – TEMEL İLKELER
Ticarî ilişkilerde kişinin son derece dürüst
ve güvenilir olması şartı temel ilke olarak kon-
muştur. Bu ilkeler iş adamları tarafından be-
nimsenmiş olsaydı, bu gün piyasada görülen
bozukluklar olmayacaktı. Ticaret ve alışverişe
ilişkin bu ilkeler, iş ilişkilerinde iyi niyetin ku-
rulması, tartı ve ölçümün dürüstçe yapılması
ve aldatıcı yeminlere başvurmaktan kaçınılma-
sı hakkındaki Kuran ve Hadis hükümlerinde,
değişik şekilde, yansımaktadır.

Aldatıcı yeminler :

Günümüzde satıcılar, alıcıları kandırmak
için asılsız yeminlere başvurmaktadırlar. Bu
davranış da, piyasa ekonomisinin bozukluğu
yanında, kişilerin ahlâkî ve ruhi değerlere kar-
şı kayıtsızlığının, umursamazlığının ve yaban-
cılaşmasının etkisi büyüktür. lslâm, iş adamı-
nın malını satmak amacıyla başvurduğu bu tür
davranışları kınamıştır. Ebu Hureyre’nin (RA)
naklettiğine göre, Peygamber (SAV) bu konuda şöyle
demiştir: “Asılsız yeminler malı sattırır, ama be-
reketi, onun sağlayacağı yararı ve iç rahatlığı-
nı da yok eder.” (Buhari 34; 26). Öte yandan
Ebu Zer de (RA), Peygamberin (SAV) başka bir sözünü
nakleder “Allah şu üç sınıf insanla ne konuşacak,
ne onların yüzüne bakacak, ne de günahlarını
bağışlıyacaktır. Onlar çok acıklı bir azap çeke-
ceklerdir.” Ebu Zer; birden bire atılır ve sorar.
«Ey Allahın Elçisi! Bu, herşeyini yitiren ve mah-
folanlar kimlerdir?» Peygamber (SAV) cevap verir.
«Tüm servetini gösteriş uğruna harcayanlar,
başkasına yaptığından sorumlu olduğunu vic-
danında duymayanlar ve malını asılsız yemin-
lerle satanlar.» (Müslim)

Tartı ve ölçüde dürüstlük :

Ticarette tartı ve ölçünün yeri ve değeri
son derece önemlidir. İslâm, bindörtyüz sene
önce ölçü ve tartının dürüstlükle yapılması ü-
zerinde önemle durmuştur. Bu konuda hem
Kur’an’da ve hem de Hadislerde çok sert hü-
kümler vardır. Kur’an’da şöylece değinilir bu
konuya : “Ölçekte ve tartıda hile yapanların
vay haline! Ki onlar, insanlardan, ölçekte al-
dıkları zaman haklarını tastaman alanlar, on-
lara o ölçekle veya tartıyla verdikleri zaman
ise eksiltenlerdir. Sahiden onlar diriltilecekleri-
ni sanmıyorlar mı? Büyük bir günde, Alemle-
rin Rabbi için insanların kalkacağı günde…
Sakın hileye sapmayın! Ahirette sorguya çeki-
leceğinizi unutmayın! Çünkü kötülerin kitabı
muhakkak siccindedir.» (LXXXIII: 2-7)

İyi Niyet :

İslâm, yalnız ölçü ve tartıdaki dürüstlük
üzerinde değil, taraflar arasında iyi niyetin ku-
rulması gereği üzerinde de önemle durmuştur.
Ticarette görülen kötü ilişkilerin, tarafların ant-
laşma maddelerini açıklıkla yazdırtmamaların-
dan ileri geldiği bugün bir gerçek olarak orta-
dadır. Bu konuda apaçık bilgiler vardır. Kur’-
an’da. İyi bir iş ilişkisi ortamı kurmak için bü,-
tün maddeler, teker teker ve açık olarak ya-
zılmalıdır. Çünkü : “Bu, Allah yanında en doğ-
ru şahitlik için en kuvvetlisi ve unutmamak
için en elverişlisidir.» (II, 283) Sözleşmede üze-
rinde görüş birliğine varılan maddeler açıkça
belirtilmelidir. Sorumlu taraflardan birisi yet-
kin değilse, velisi veya hamisi sözleşmeyi yaz-
dırmak ve imzalamak zorundadır.

Yukardaki kısa incelemeden çıkan sonuç şudur:

İslâm devletinde ticaret ve alışverişin
bu günkü ticaretten, temelde ayrılan bir yapı-
sı ve anlamı vardır. İslâmda ticaret ve alışve-
riş, ahlâkî ve manevî değerlerle iç içedir. Bu
gün uygulanan sistemde ise kişinin yücelmesi-
ni, daha uygar bir kişiliğe ermesini sağlayan
bu değerler bir kenara itilmiş, ticarî kesimden
koğulmuştur. İyiye, güzele ve hayra karşı olan
her alışveriş, öz olarak, İslâmi değildir. İslâm
devleti, yoksul halkı sıkıntıya sokan ve ihtiyaç-
larını kötüye kullanma yolları arayan her türlü
uygulamaya gem vurmak hakkına sahiptir.

Şimdiye dek ticaret ve alışverişe ilişkin
İslâmın koyduğu ana ilkeleri tartıştık. Şimdi,
İslâm ilkeleri ışığı altında, bugün uygulanmak-
ta olan ticaretin yapısını incelemeye girişebili-
riz.

2 – TAKAS

Takas, bir zamanlar ticarette çok yaygın-
dı. Paranın ekonomiye girişinden sonra, her ne
kadar; takas alışverişteki yeri azalmış ise de,
bugün bile takasın alışverişte ne denli önem-
li bir yer tuttuğu çok zor kestirilebilir. İslâm,
Kur’an ve Sünnette belirtilen koşullar içerisin-
de yapılan takas işlemini uygun bulmaktadır.
Gerçekte İslâm, bozuk ve değersiz malların iyi
olanlarla değiştirilemiyeceğine dikkatleri çek-
mekte ve bu konuda, alışveriş yapanları uyar-
maktadır. Satılacak malda bir özür varsa, bu-
nun alıcıya bildirilmesi zorunludur. Hâkim İbni
Hazm’in bildirdiğine göre bu konuda Peygam-
ber (SAV) şöyle demiştir: “Alıcı ve satıcı birbirinden
ayrılmadığı sürece, antlaşmadan vazgeçebilirler.
Her iki taraf da doğru söyler ve herşeyi
açıkça belirtilse kutsal bir iş yapmış olacaklar-
dır. Yalan söyler ve gerçeği gizlerlerse, bu, Al-
lah’ın onlar üzerindeki yardımını silecektir.»
(Buhari: 34; 19)

Ayrıca, alıcıya, malı sınamak fırsatı ver-
meyen, islâmdan önce yürürlükte olan alışveriş
sistemi yasaklanmıştır. (Buhari: 34, 62) Mallar
pazara götürülmeli ve toptan satışlar için tek-
lifler verilmeden önce, pazarın durumu hakkın-
da satıcının bilgisi olmalıdır. Pazarın durumu
ve fiyatlar hakkındaki bilgisizliğin kötüye kul-
lanımına imkân vermemek için bu şarttır. Pey-
gamber (SAV) bütün bu hususları açıkça ortaya koy-
muştur.

Öte yandan, her türlü put alış verişi, içki,
domuz eti veya kendi kendine ölen hayvan eti
gibi haram edilen maddelerin alınıp satılma-
sı yasaklanmıştır. (Buharî : 34-112). İslâm,
putçuluğu ve putu yoketmek için gelmiştir. Put
üzerinde herhangi bir alış verişe izin vermez.

Yasaklanan yiyecek maddelerine gelince…
Müslümanın bunlarla bir ilgisi yoktur. Başka bi-
ri için bu işle uğraşmasına da izin verilmez.
Fakat açık bir buyruk olduğu için, kendi ken-
dine ölen hayvanın derisinin, yararlanılabilir
durumda ise, alışverişi yasaklanmamıştır. Belki
hayvanın kemikleri ve yağından da yararlanıl-
masına izin verilebilir.

3 – TEKELCİLİK

İslâm devletinde tekelin ve spekülasyonun
durumunu inceleyelim. İslâm ekonomisi, başın-
dan sonuna kadar, azami sosyal faydayı sağ-
lamayı amaçlar. Bu yüzden, bu amaca ulaşma-
ğa engel olan her ekonomik faaliyet, İslâmiyet ol
maktan uzaktır. Yoksulların durumunu iyileş-
tirmek için özen gösterileceğine ve iyiliği dü-
şünüleceğine göre, tekel ve spekülasyonun teş-
vik edilmesine. imkân yoktur.

Tekelci, genellikle malına yüksek fiyat
biçmektedir. Arzın bir elde toplanması esas ol-
duğu için “tekel” fikri ile -sömürü- sorunu sıkı
sıkıya birbirine bağlıdır. Açık rekabette, üreti-
ci, marjinal maliyeti malın fiyatına eşitleyerek
kârını artırır. Fiyat belirli olduğu için üretici,
malın marjinal maliyeti fiyatına eşit oluncaya
kadar, üretimini arttırmaya devam eder. Tekel
de ise marjinal gelir fiyata eşit değil, bilakis
ondan daha azdır. Malın talep elastikiyeti yük-
sek olmadığı için, tekelci, üretim fazlasını da-
ha düşük fiyatla satmayı düşünür. Daha çok
üretirse toplam geliri artacaktır. Çünkü, ilâve
birimin fiyatı toplam gelire katılacaktır. Öte
yandan, üretimin tümünün daha düşük fiyatla
satılmasından ötürü, toplam gelirde bir düşme
görülecektir. Bu yüzden, fiyat pozitif bile olsa
marjinal gelir negatif olabilecektir. Fiyat, ” or-
talama gelir ” olarak bilinir (toplam gelirin top-
lam üretime bölümü). Bu nedenle marjinal ge-
lir ortalama gelirden daha azdır.

Üretimi, marjinal gelirin marjinal maliye-
te eşit kılan bir düzeyde tutmak en kazançlı
durum olduğu için, tekelci, üretimini bu nokta-
da kesecektir. Bu durumda en elverişli bir ü-
retim olanağı ortadan kalkmaktadır. Bu da,
sonunda, kaynakların gereğince kullanılmama-
sına ve işsizliğe yol açmaktadır.

Gerçekte serbest piyasa düzeninin bir çok
teorik kuralı serbest rekabet varsayımına da-
yanmaktadır. Ama ne yazık ki, bu, dev tröstle-
rin, tekellerin ve kartellerin etki ve gücünü bir
kat daha arttırmıştır. Yoksul tüketiciler, çalı-
şanlar ve hatta toplumun tüm fertleri, tekelin
egemen olduğu böyle bir ekonomik düzenden
çok büyük yara almışlardır. Kapitalist düzende
zaten toplum yararı ile kişi yararı arasında bir
uyum sağlanamamıştır. Burada belirtmek iste-
diğimiz husus şudur: Monopolun -tekelciliğin-
egemen olduğu bir ekonomik düzen. İslâmın hedef
olarak önerdiği «maksimum sosyal fayda» ilkesine
ters düşmektedir. Bu yüzden İslâm devleti, ka-
nunlar çıkararak veya plânlar yaparak tekeli
denetim altına almak zorundadır.

4 – SPEKÜLASYON

İslâm, spekülâsyonu da reddetmiştir. Spe-
külâsyon deyimiyle -bir malı ucuzken alıp pa-
halanınca satma- olayını kastediyoruz. Ma-
lın, ilerde, şimdikinden daha yüksek bir fiyata
satılabileceğini uman alıcı şimdiden malı sa-
tın alır. İlerde malın fiyatının düşeceği bekle-
niyorsa, spekülâtör, elindeki malını hemen sa-
tacaktır. Spekülâtif faaliyetlerin şimdiki fiyat-
ları gelecekteki fiyatlar seviyesine çıkaracağı
ve fiyat iniş çıkışlarındaki farkı azaltacağı için,
spekülâtörün tüketiciye ve üreticiye büyük ya-
rarlar sağlıyacağı görüşü ileri sürülmektedir.
Ani fiyat dalgalanmalarını kontrol altında tut-
mak ve üretime yardımcı olmakla sosyal bir
hizmet gördüğü sürece, spekülâsyon, İslama
aykırı değildir. Ne var ki, tecrübeler, speküla-
törün, toplum yararını bir kenara iterek yalnız-
ca kişisel kazancını düşündüğü gerçeğini orta-
ya koymuş ve koymaktadır. Mükemmel bir
spekülâsyon kendi kendini ortadan kaldıracağı
için, spekülâtörlerin çoğu, sunî olarak piyasa-
da kıtlık meydana getirmekte ve dolayısiyle enf-
lâsyonist bir gidişe yol açmaktadır. Bunun be-
delini yoksul halk ödemektedir. Bu açıdan, İs-
Iam, böylesine bir spekülâsyonu reddetmiştir.
Ma’mer bu konuda Peygamberden (SAV) bu Hadisi
nakleder : ” Kıtlık zamanında, tahılı, ilerde sağ-
layacağı kazanç için satın alıp biriktiren, bü-
yük bir günahkârdır.» (Müslim ve Mişkat). Bir
başka Hadisi Ömer nakleder : ” Dışardan tahıl
ithal eden ve piyasa fiyatına satanın geçimi
üzerine Allah’ın lûtfu inmiştir. İlerde paha ede-
ceği umuduyla tahılı piyasadan çeken, Allah’-
ın rızası dışına çıkmıştır.» (Buhari: 34, 58) Böy-
lece fiyatları, suni olarak, arttırmak için tahı-
lı ve öteki malları piyasadan çekmek, alıcıyı,
daha yüksek bir fiyat ileri sürerek kandırmak,
yasaklanmıştır. Fakat açık artırmayla satışa
izin verilmiştir. (Tirmizi : 12, 10).

İslam, sorunu maneviyata bağlıyarak, spe-
külâtif davranışları ortadan kaldırmaya çalış-
mıştır. Kapitalist toplumlar bile spekülâsyonu
denetim altına almak için çalışmaktadırlar. «De-
netim Ekonomisi» adlı kitabında, Profesör Ler-
ner, saldırgan spekülâsyonun zararlarının, kar-
şı bir spekülâsyonla, denetim altında tutulabi-
leceğini ileri sürer. Hükümetin fiyat tahminleri
yapmakla görevli bir büro kurması ve bu bü-
ronun gerçek fiyatları bu fiyat düzeyine getir-
mek için tüm olanaklarını kullanması gerekir.
Gerekirse İslâm devleti böyle bir sistemi geliş-
tirmek zorundadır. Böylece yalnız yoksullar de-
ğil, tüm taplum, vicdansız spekülatörlerin sö-
mürüsünden kurtarılabilir. Bugünkü devletlerin
yapısı -materyalist (maddeci)- olduğu için,
bütün çabalara rağmen, sorunun çözümünde başarı
sağlanamamıştır. Belki de; profesörü, sorunun çözü-
münü, kişilerin ahlâki yönden gelişmesinde bul-
maya iten neden budur. Ona göre: ” Daha iyi
bir ahlâk ve her türlü oyuna karşı kamu oyunu
uyandırmak olacaktır en etkin çare. ” Bu ko-
nuda Profesör Taussig’in yaklaşımı İslâmi gö-
rüşe çok yakındır. Gerçekten İslâm ekonomisi-
nin ilkeleri, maddi ve manevi değerler arasın-
da mutlu bir bileşim sağlamaktadır.

İleriye dönük alışverişler :

İslâm, spekülatif faaliyetlere izin vermedi-
ği gibi, geleceğe ait alışverişi de uygun bul-
maz. Çünkü böyle bir sistemi, topluma olduğu
kadar, ticari çevrenin kendisine de zararlı ola-
rak görür. Geleceğe ait alış verişler kapitalist
ülkelerde bir çok sorunlara yol açmaktadır.
Bunun için, İslâm, böylesine bir alış verişten
kaçınmaları için müslümanları uyarmıştır. Bu
konudaki Peygamber sözünü (SAV) ibni Ömer’den
dinleyelim : «Satın alanın malı oluncaya kadar,
tahıl satın alan biri, onu başkasına satmaya-
caktır.» Öte yandan, Hâkim İbni Hazm da bir
başka Hadis nakleder: « Yanında olmayan bir
şey için pazarlık etme.»

5 – ULUSLARARASI TİCARET VE DAMPİNG

Şimdiye kadar yurtiçi ticaretten söz ettik.
Bu bölümde de uluslararası ticaret konusun-
da İslâmî ilkeleri incelemeye çalışacağız.
İslâm uluslararası ticareti teşvik etmiştir.
Bu tarihi bir gerçektir.

Ticaret hukuku incelenirse görülüyor ki;
aydın müslüman Mağripliler, Doğu Akdeniz ül-
keleri ile büyük bir ticari ilişki kurmuşlardır,
Tunus’da fabrikaları ve konsolaslukları vardı
ve İstanbul’da büyük bir ticari ilişki sürdürü-
lüyordu. Bu ticaret halkası Çin ve Hindistan’a
kadar genişledi. Afrika kıyısını ,dolaşarak Ma-
dagaskar’a kadar uzandı. Sekizinci yüzyıl or-
talarında, Avrupa, koyu bir karanlık içinde bu-
lunurken, Abdulhazım gibi aydın İspanya müs-
Iümanları, ticaret hukukunun ilkeleri hakkında,
bilimsel makale ve kitaplar yazıyordu. İslâm,
hem ekonomik işbirliğini sağlamak hem de
karşılıklı bilgi ve fikir alışverişinde etken bir
araç olduğundan beynelmilel (uluslararası) kardeş-
liği gerçekleştirmek için uluslararası ticareti teşvik
etmiştir. Şüphesiz, ticari işlemlerde elverişli
bir sistem bulmak için müslümanlar arasında
farklı teknikler kullanılmıştır. Bu teknikler, za-
manla gelişen şartlara bağlı olarak değişmiştir.

Burada bir soru ortaya çıkmaktadır. İslâm dev-
leti nasıl bir ticaret politikası gütmelidir? Kla-
sik ekonomistler, serbest ticaret politikasını
savunurlar. Müdahalenin-dünyadaki tüm kay-
nakların en elverişli bir biçimde dağılımına en-
gel olduğunu ileri sürerler. Salt ekanomik açı-
dan, İslâm devleti için serbest ticaret politika-
sını tavsiye edebiliriz. İslamî sistem de serbest
ticaretten yanadır. Ve ülkelerin kendi doğal
şartlarına uygun olan malları, iç piyasaya tale-
binden daha fazla üreterek öteki ülkelere sat-
maları gerektiğine inanır. Başka bir deyişle,
İslâm, uluslararası ticaretin temeli olan izâfi
maliyet görüşünü destekler. Ama ,uluslararası
ticarette rekabetin ne denli sağlıksız ve zayıf
olduğu ve de müslüman ülkelerin durumu göz
önüne alınırsa, ticarette, koruyucu bir politika
izlemenin müslüman devletler için gerekli oldu-
ğu -kanısındayız. Bu da İslâma aykırı değildir.

Gerçekte ” gümrük vergisi ” ve giriş res-
mi ilk, kez Hz. Ömer zamanında ortaya çıkmış
ve uygulanmıştır. Hz. Ömer zamanında İslâm
devletiyle ticari ilişkileri olan komşu ülkeler,
müsiüman tüccarlardan vergi alınması için di-
renmişlerdir. Ebu Musa el Eş’arî bu durumu
Halife Ömer’e bildirdiği zaman, O, karşı bir
tedbir olarak müslümanlardan alınan vergiye
eşit bir harcın harbi’lerden alınmasını emret-
miştir. Bu harç yüzde 10 civarındaydı. Harbiler-
den ne kadar gümrük alındıgı bilinmeyen yerler-
de bu yüzde 10 nisbeti uygulandı. (Mebsut – Sayfa 108: Kitâbül Haraç, Sayfa 76.)

Bu, aşir müessesesinin kuruluşuna yol açtı, Sonraları
bu vergi müslümanlardan yüzde 2,5 ve zimmi-
lerden yüzde 5 alınmak suretiyle genişletildi.

“Müslümanlar aşır ödesin veya ödemesin,
ticaret maddelerinin zekâtını ödemek zorun-
dadır. Oysa zimmiler, ticaret amacıyla seyahat
ettikleri takdirde, aşır ödemekle yükümlüdür-
ler. Bunun için müslümanlardan ve zimmiler-
den farklı resimler alınmaktadır. Böylece, o-
ranlardaki farklılık müslüman ve zımmî tacirler
arasında eşitliği sağlamaktadır.” (S. A. Sıddıki : «Public Finance in İslam» P: 86.)

Damping :

Ticaret alanında damping de bir yer tut-
maktadır. Onu içine almayan bir inceleme ek-
siktir. Damping nedir? Üreticinin (genellikle te-
kelciler, ürününü, menşe üretimin yapıldığı
ülkedeki satış fiyatının çok altında bir fiyatla
başka ülkelerde satması olayıdır.

Dampinge iten nedenler şunlar olabilir:

a) Yanlış bir talep tahmini sonucu fazla üretilen malları satmak.

b) Düşük fiyata satmakla yeni ticari ilişkiler kurmak.

c) Yerli veya yabancı olsun, rakip üreticiyi saf dışı etmek.

d) Büyük üretim kapasitesinin sağladığı ekonomiden yararlanmak. Dampinge iten neden ne olursa ol-
sun, en sonunda, rakip üreticiler ortadan kal-
dırılarak; tekelin egemen olduğu bir ekonomik
düzen getirilmektedir. Bu sağlandıktan sonra,
büyük çoğunluk daha kolay sömürülebilecek-
tir. Bu ise, iyi niyet ve düşünce Ile bağdaşma-
maktadır. Damping tutkusuna kapılanlar, in-
sanların acılarından, yoksulluklarından, ihti-
yaçlarından, kendi çıkarları adına, yararlanma
yollarını ararlar. Bunun için damping, İslâ-
mın ruhuna aykırıdır. İslam devleti damping teş-
vik etmez. Devlet, özellikle sanayii etkiliyorsa,
dampinge karşı yüksek gümrük vergileri koy-
mağa yetkilidir.

Fiyatların düşmesini önlemek için, üre-
tilen malların bir kısmını yok etmek, damping’-
in en insani olmayan bir başka yanıdır. «La-
tin Amerika’nın İçyüzü» adlı kitabında, John
Gunther, Brezilya kahvesinin hikayesini anlat-
maktadır. 1914 yılında, Brezilya, 14 milyon çu-
val kahve fazlasını, fiyatları ucuzlatmamak
için, ortadan kaldırmıştır. «Öte yandan 1934
de, milyonlarca portakal, fiyatların düşmesini
önlemek için denize dökülmüştür. Oysa, Liver-
pul’daki fakir çocukları için, portakal, alınamı-
yacak kadar lüks bir meyveydi. Daha beriye
gelelim; Hindistan, Seylan ve Malezya’da 121
milyon pound ağırlığındaki çayın yok edilme-
si için kararnameler çıkarılmıştır.» (H. M. Mukerjce, Introduction to sosialism, P. 16.).
Damping’in bu yönü öylesine açık ki, bu konuda İs-
lami açıdan bir incelemeye girmeğe gerek
yoktur. Fiyatların düşmesini önlemek suretiy-
le büyük kazançlar sağlamak için malın bir
kısmını yoketmeyi haklı gösterecek bir gerek-
çe bulmaya imkan yoktur. İslam, insan olsun
eşya olsun, her türlü kaynak israfını çirkin
görmüştür. Bunun için müslüman ülkeler dam-
pingi ortadan kaldırmak zorundadır.

6 – TİCARET VE FAİZ

Burada Islâm tarafından faizin yasaklan-
masının ve ticarete izin verilmesinin nedenle-
rini araştırmak gerekir. Kur’an’da şöyle -buy-
rulur: “Allah alış verişi helâl, faizi haram kıl-
mıştır.” (II: 275) Bu gün bile, İslam düşman-
ları, ” Alım satım da ancak faiz gibidir.” âyetini
gösterirler. Alış veriş helalsa, faizin de helal
olması gerektiğini, çünkü «faizin, para alış ve-
rişinin bir sonucu olduğu» görüşünü ileri sürer-
ler. Ticarete yatırılan para, «kar» denen bir faz-
lalık getirmektedir. Bankaya yatırılan para da
faiz. Allah, bir «artığı» yasaklamakta, ötekine
izin vermektedir. O halde, ikisi arasında ne
fark vardır? Bu konu, gerek ahlaki açıdan, ge-
rekse hukukî açıdan, seçkin hukukçular tara-
fından, enine boyuna tartışılmıştır. Biz burada,
soruna, ekonomik açıdan bakacağız :

a) Ticareti faizden ayıran, ticarette «risk»
etkeninin oluşudur. Riski üstlenme, İslâmın
izin verdiği ticaretin temelidir. Oysa faiz, sa-
bittir, kâr gibi değişken değildir.

b) Ticaretten oluşan kâr, atılımın ve giri-
şimin bir sonucudur. Faiz de ne atılım, ne de
girişim söz konusudur. Çünkü kredi veren.
borçlu veya yatırımcının kâr ve zararına bak-
maksızın, tutarı belli bir geliri garantilemiştir.

c) Ticarette mal alınıp bedeli ödendikten
sonra, alış veriş son bulur. Bundan sonra, alı-
cı, satıcıya hiç bir şey ödemez. Fakat faiz iş-
leminde, ona para ödenmediği sürece, kreditö-
rün faiz geliri sürecektir. Bu yüzden, ticaret-
ten sağlânan kârda bir sınır vardır. Faizde ise
böylesine bir sınırlama yoktur.

d) Ticaret, üretken olduğu ve kişi ancak
emek ve becerisini ortaya koyarak ve de zor-
lukları yenerek kazanç sağladığı için, istihdam
olanakları yaratmakta ve ekonomik kalkın-
maya katkıda bulunmaktadır. 1929 – 1933 yıl-
larında ortaya çıkan ekonomik buhrana faiz
yol açmıştır. Bu olay, kapitalist ülke ekonomist-
lerini, klâsik ekonomik teoriyi bir yana itmeye
ve faizin yer almadığı yeni ekonomik teoriler
geliştirmeğe zorlamıştır. J. M. Keynes, «Para,
İstihdam ve Faiz Genel Teorisi» adlı ünlü ese-
rinde, bu konuya ilişkin şu görüşü ileri sürer
«Faizin parasal değeri, para dışı üretim mal-
larında faizin mala oranla değerini arttıracak,
bu malların üretimini engellemektedir. Öte yan-
dan, para üretimi için yatırımları harekete ge-
çirme olanağı da yoktur. Cünkü, varsayım ola-
rak, para, üretilemez
» Bir başka yerde de şöy-
le değinir faize Keynes: «Faiz, istihdam üzerin-
de şaşılacak bir rol oynamaktadır. Öyle görü-
lüyor ki, faiz, istihdam düzeyini sınırlamakta-
dır.
» Gerçekten bunalımı başlatan da, onu da-
ha kötüye götüren de faizdir, ticaret değil.

e) Ticaret, yakın işbirliğine ve karşılıklı fi-
kir alış verişine aracı olmakta, bunun sonucu
olarak uygarlığın gelişmesinde üstün bir rol oy-
namaktadır. Buna karşılık, faiz, insanı cimrili-
ğe, bencilliğe itmekte ve ondan acıma duygu-
sunu silmektedir. Böylece, faiz, karşılıklı yar-
dımlaşmayı kökünden yıkmakta, ekonomik bü-
yümeyi önlemekte ve işsizliği artırmaktadır.
Ama İslâmi bir devlette, ticaret, toplum için bir
nimettir.

7 – SONUÇ

Bu bölümdeki incelemeden çıkarılacak so-
nuç şudur: İslâm, her türlü meşru faaliyeti teş-
vik etmiştir. Takas’a sınırlı olarak izin veril-
miştir. Öte yandan tekelcilik ve spekülasyon
reddedilmiştir. çünkü bu faaliyetler «sosyal
yarar»ın en üst düzeye çıkarılmasını engelle-
mektedir. Islâmda serbest ticaret esastır. Özel
durumlarda, ticaret konusunda, koruyucu bir
politika izlenmesine de izin verilebilir. Dam-
pingin reddedilmesi gerekir. Ticaretle faiz ara-
sında yapısal bir fark vardır. İslâmın ticarete
ilişkin ilkeleri tüccar ve sanayici tarafından be-
nimsenirse, yoksullar, bugünkü ekonomide
yaygın olan ticari durgunluğun zararlarından
korunmuş olacaktır.

Prof. M.A.Mannan
(Tercüme- Bahri Zengin , Tevfik Ömeroğlu )

İslam’da Aile Hukuku

NİKÂH
Nikâh, insanların hayatta yaptıkları en mühim bir akiddir. Aile yuvası nikahla vücud bulur. Ailenin temeli zevc ve zevce yani eşlerdir. Eşler arasında evlenme birliği nikâh (izdivaç) ile kurulur. İslâmiyet, cahiliyet devrindeki evlenme şekillerinin bazısını iptâl, bazısını ta’dil ederek âileyi sağlam esaslara bağlamıştır.
İslâm’dan önceki Arablarda evlenme şekilleri:
1– Hıtbe: Dünürlük yoluyla kız ebeveyninden istenir, muvaffık cevap alınınca mehri tayin olunur. Baba kızını istediğine verirdi, kızın rızası aranmazdı.
2– Çok erkekle evlenme adeti vardı. Kadın birkaç erkekle uyuşup münâsebette bulunurdu. Çocuk doğunca onu bu erkeklerden birine nisbet ederdi, o da kabûle mecburdu.
3– Asil ve necib soydan bir döl almak için kadının böyle bir adamla münâsebette bulunması âdeti vardı. Koca buna müsaade ederdi.
4– İki erkeğin karılarını trampa etme âdeti vardı. Buna Nikâh-i Bedel denirdi.
5– Hür olan kadınların zina yapması çok ayıptı. Fakat bunlar gizli dost tutarak münâsebette bulunurlardı. Böyle birleşmeye Nikah-ı Hadn denir. (Nisâ Suresi: 25).
6– Araplarda Mut’a Nikah-ı vardı. Belli bir süre için bilhassa seyahatlerde, karı-koca olarak yaşamak üzere evlenirlerdi. Sonra ayrılırlardı. İslâm’da bu, harb esnasında bir zaruret olarak bidayette caiz görülmüşse de sonra yasaklanmıştır. Ancak Şîa bunu caiz görür. Nisa Suresinin 24. Ayetini delil sayarlar. Kurtubî’nin nakline göre mut’a garaibdendir, bâzen helâl, bâzen haram kılınmıştır.
7– Ölen kardeşinin karısıyle evlenme (Levirat) usûlüne benzer bir adet vardı. Baba ölünce, dul kalan karısıyla üvey evlâtları olanlar, yâni kocasının oğulları evlenirdi. Büyük oğul abasını üvey anasının üzerine atar, mehir vermeden ve akid yapılmadan onun karısı olurdu. Buna Makt Nikâhı denirdi.
İslamiyet bu türlü evlenmeleri yasak etti. Ahlâk duygularını zedeleyen evlenmeleri ortadan kaldırdı. Aileye şerefli bir yer verdi. İslam dini kadına üstün haklar tanımış, ayrı bir yer vermiştir. Kadınlara, yüklendikleri vazifelerin muâdili haklar bahşolunmuştur.
Yuvayı yapan dişi kuştur, hükmünce ev kuran, yuvayı şenlendiren, evi idare eden, gebe kalıp onun bütün ağırlığını taşıyan, yediği gıdasından karnındaki yavrusuna pay verip onu besleyen, doğumun sancılarına katlanan, o bitkin halinde bile çocuğunu emziren, kendisi yemeyip yavrusuna yediren, geceleri tatlı uykusunu bölüp yavrusuna bakan, binbir zahmete dayanıp çocuğunu yetiştiren, onu büyütüp cemiyete yeni üyeler kazandıran ana, elbette her türlü takdirin üstündedir. Hz. Peygamber, “Cennet anaların ayağının altındadır.” buyurmuştur. Bu vazifelerine karşılık, kadına üstün haklar verilmiştir. Kadının özel durumu dâima gözönünde tutulmuştur. Hayz ve nifas halinde namaz ve oruçla mükellef olmaz. Ev dışındaki vazifelerinde de onlara bazı imtiyazlar tanınmalıdır.
İslâm’da kadın, erkek gibi her hakka ehildir ve sahiptir. Aile hakları, ictimâî ve siyasi haklar, talim ve terbiye hakları hususunda eşittirler. Kadın öğretmen ve hakim olur. Kendi mallarında tam tasarruf hakkına sahiptir. İstediği gibi tasarruf eder. İcabında dava açar, kendisi takip eder, başkasını vekil yapar. Bunlara kocası karışamaz.
Kadınların cinsiyet icabı, erkeklerden farklı oldukları bâzı yerler vardır. Cihad farz değildir, ezâ bakımından bâzı hükümler onlar hakkında hafifletilmiştir. Diyeti erkeğin diyetinin yarısıdır.
Aile hukukuna dâir: Bakara, Nisâ, Mâide, Nûr, Talâk surelerinde birçok hükümler bildirildi. Bunlar daha çok Bakara Sûresindedirler: Müşriklere evlenme yasağı (Bakara, Ayet: 221) Hayz halinde münasebet yasağı (Ayet: 222), hars mahalli (Ayet: 223), ilâ’nın hükmü (Âyet: 226), boşanan kadının iddeti (Ayet: 227) boşanma ve hulu’ (Ayet: 229), tahlil (Âyet: 280), boşanmadan dönme rücû’ (Âyet: 231), çocuğu emzirme ve zevcenin nafakası (Ayet: 233), kocası ölen kadının iddeti (Ayet: 234), evlenmek istediği kadına bunu münasip yolla bildirmek (Ayet: 235), ölürken kadınlara vasiyyet (Ayet: 240), kadınların şahit olmaları (Ayet: 228), vesâire hep bu surede yer alır. Miras ayetleri Nisâ Sûresindedir Evlenmek haram olan kadınlar (Nisâ: 22), kocasından yüz çeviren kadına yapılacak muâmele ve ara bulmak için hakem tayini (Ayet: 35), yetim kızların durumu (Ayet: 127) de belirtilmiştir. Namuslu kadınlara iffetsizlik isnadının cezası (Nur Sûresi: 4), erkek ve kız çocuklarının evlendirilmesi hakkında velilere hitab (Ayet: 32)’dedir. Nikâh: Fıkhın tarifine göre: Mülk-i müt’ayı ifâde eden bir akiddir. Müt’a kadının kadınlığından istifade etmektir, buna istimta’ denir. Evlenme ile kadın ve erkek karşılıklı birtakım hakları, vazifeleri taahhüt ederek kendi rızâları ile birbirine bağlanmış olurlar. Nikâh tabii ihtiyaçlardandır. İnsan nev’i nin devam ve bekası için meşru’ kılınmıştır. İslâm dini evlenmeye teşvik eder. Hz. Muhammed şöyle buyurur: “Evlenme benim Sünnetimdir. Sünnetimden yüz çeviren benden değildir.” Kur’ân-ı Kerim, ailelerin sükûn ve huzur yuvası olduğunu bildirir: “Allah’ın kudret âyetlerinden biri de birbirinize ısınıp huzur içinde yaşayasınız diye size içinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve şefkat hisleri koymasıdır.” (Rûm: 21). Cemiyetin temeli olan aile bir bağdır. Kur’ân buna Misâk-ı Galîz= Muhkem bağ der. Evlenmeden gâye çocuk yetiştirmek, zürriyetin devamını sağlamaktır. Müslümanlıkta, Hristiyanlıkta olduğu gibi keşişlik, ruhbanlık yoktur. “Kötüleriniz bekâr yaşayanlarınızdır.” (Hadis). Kanunlar da evlilik zammı, çocuk zammı gibi teşviklerle çocuk yapmadan yanadır. İslam nazarında aile birliği kurarak kan ve sıhriyet bağlariyle insanların birbirine sevgiyle bağlanmaları en makbûl bir şeydir. Akrabalık bir nimettir. Birbirinin mahremi, mirasçısı ve yardımcısı olmak bunun eseridir. Sıla-i Rahm yâni akrabalık münâsebetlerini iyi şekilde devam ettirmek sevaptır. Nikâhla karı-koca birbirine helâl olur, kadının nafakası kocasına lâzım gelir.

NİKAHIN RÜKNÜ
Nikâhın rüknü, icab ve kabuldür. İki şahid huzurunda tarafların icab ve kabûlüyle nikâh mün’akid olur. Medeni nikâhta ise icab ve kabul demek olan evlenme rıza beyanının şahidlerden başka bir de evlenme memuru huzurunda olması lâzımdır. Evlenme deftere kaydedilir. Medenî nikâhtan sonra dini nikâh yapılır.
Nikâh İslâm’da hukukî bir akiddir. İcab ve kabulle tamam olur. Nikâh dünya umuruna müteallik bir akiddir. Çirkin bir şey olan zinâdan koruduğu için sevabı ve bir nev’i ibadet yönü de vardır. Fakat asıl ibadetlerden değildir. Şöyle ki nikâh, bütün akidlerde olduğu gibi icab ve kabulle mün’akid olur. İbâdetlerde ise icâb kabûle raslanmaz. Nikâhta iki şahidin bulunması şarttır, halbuki ibâdetlerde şahide hacet yoktur. Hatta şahit bulunması, dinen mezmûn olan riyâya götürdüğünden iyi bir şey olmaz. Nikâh hususunda ihtilâf vaki’ olursa, o zaman hâkimin hükmüne başvurulur. Halbuki ibâdetler hâkimin hüküm vereceği şeylerden değildir. Bir de nikâhta mehir vardır, bu, erkek, kadına bir ıvaz veriyor demektir. Halbuki ibâdetlerde muavaza mânâsını tazammun eden bir şey mevcut değildir. İbâdette taharet şarttır.
Nikâh, îcab ve kabûlle mün‘akid olan akid ve mukavelelerden farklı değildir. Yalnız bir fark varsa, o da, nikâhta iki şahidin bulunması şarttır. Bu da tarafları zinâ töhmetinden vâreste kılmak, hin-i hâcette nikâhı ispat edebilmek içindir. Başka bir merasime lüzum yoktur.

Nikâhın Şartları:
Akid esnasında şahidlerin bulunması, (Kitabiyenin nikâhında gayr-i müslim şahid olabilir), şahidlerin, tarafların sözlerini işitip anlamaları, tarafların evlenmeye rızaları bulunması, evlenmeye ehil olup bir mâni olmaması, nikâhın muvakkat yapılmaması, nikâhın sahih olması için şarttır. Nikahın aleni olması da lazımdır. Evlenme düğününde ziyafet vermek Sünnettir. Hz. Peygamber, “Evlenme düğünsüz olmaz.” buyurmuştur. Nikâhta şahidlerin hür, âkil ve bâliğ olması şarttır. Şehâdet nikâhın in’ikadının değil, sıhhatinin şartıdır. Şehâdetin iki gâyesi vardır. Biri hin-i hacette nikâhı isbat etmek, diğeri zina töhmetini kaldırmaktır, bir şahit huzurunda yapılan nikâhta dahi zinâ haddi düşer.
Nikâhta akdin iki tarafını da bir kişi üzerine alabilir: Vekâletin hasebiyle verdim, der, nefsim hasebiyle de aldım, diyerek nikâhı akdeder.
Nikahta kullanılan kelimeler: Sarih ve kinaye olma üzere ikiye ayrılır.
Sârih Kelimeler: mana açık olup kullanıldığı zaman kolayca anlaşılıp mânasını tayin için niyet ve karineye muhtaç olmaksızın maksada delalet eden sözlerdir; nikâhlandım, evlendim, gibi.
Kinâye Kelimeler: Bunların manasını anlamak niyet ve karineye muhtaçtır. Meselâ: Nikâh salonunda, düğün evinde iki taraf, şahidler önünde kinaye kelimeler söyleyerek evlenirler. Bu sözlerden maksat nikâh akdi olduğu herkesçe bilinir ve anlaşılır. Sarahaten: Evlendik, demeseler bile böyle bir meclisteki kinaye sözlerle nikâh yapılmış olur. Burada karine vardır. Düğün evinde bulunmak bir karinedir. Tarafların birbiriyle nişanlı olmaları da bir karine sayılır.
Nikâhta kullanılan kelimelerin kesinlik ifade etmesi lâzımdır. Onun için ekseriya mazi sigası kullanılır. Biri mazi, diğeri muzari olabilir. İcabın emir, kabûlün mâzi sigâsiyle olması câizdir. Kız: Beni al, benimle evlen dese; oğlan da, seni aldım, seninle evlendim dese; nikâh akdedilmiş olur.
Nikâh, ikrarla da olur. Hakimin önünde karı-koca olduklarını ikrar ederler, buna göre hâkim de nikâhla hükmeder. Şahidlerin önünde karı-koca olduklarını ikrarları ile de nikâh akdedilmiş olur.
Hanefiyyeye göre nikâhta ikrahın tesiri yoktur. Onlarca ikrah ihtiyârı ihlâl etmez.
Nikâhta akdin bir şarta bağlı olmaması gerekir. Çünkü böyle bir şart akde manidir. Şarta bağlı olan bir şey söylendiği zaman mün’akid olmaz, şartın tahakkukuna kadar gecikir. Halbuki nikâhın geleceğe izafe edilmesi câiz değildir, nikâh kesin olmalıdır.
Evlenecek tarafların, malûm olması, birbirini görmesi, tanıması lâzımdır. Evlenmeye rıza şarttır. Bunsuz rıza tahakkuk etmez. Fukahaya göre alcağı kadına bakar. Nikâhta rüyet muhayyerliği yoktur. Beğenmezse boşama yolu açıktır. Bâkirelik şartı da böyledir. Bu sebeple nikâhı bozamaz. Risalet, mektuplaşma ve vekâlet yoluyla da nikâh yapılır. Bir küçüğü, velisi nikâhlarsa bülûğa erdiği zaman muhayyerlik hakkı vardır. İsterse evlenir, zorla evlendirilemez. Vekilin, akdi, müvekkiline izâfe etmesi lazımdır. Diğer bâzı akidlerde ise böyle değildir. Nikâhın muktezasına aykırı olan şartlar fasid olduğundan lağiv sayılır.

İslamda Ruh Çağırma ve Hükmü…

Ruh Çağırma Nedir?

Ruh çağırdıklarını iddia edenler, bazı gafil ve safdil insanları muhtelif şekillerde aldatmaktadırlar. Bunlardan en yaygını şudur: Medyum, yani, ruh çağıran kişi bir masa üzerine birkaç fincan dizer ve birtakım harfler serer. Güya, çağıracağı ruhun ismini söyler. Biraz sonra fincanda kımıldanmalar başlar, masadan “Tak, tak!..” sesleri yükselir. Bu arada, harfler sağa sola doğru hareket eder. Harflerin kımıldanmasından sözde ruhun suallere verdiği cevapların belirlenmesine çalışılır.

Ruh çağırma hadisesinin, gerçekten ruhlarla bir ilişkisi var mıdır? Medyumların çağırıp konuştuklarını iddia ettikleri, hakikaten ölmüş insanların ruhları mıdır? Eğer bunlar, ölmüş insanların ruhları değilse, masaya vurarak ses çıkaranlar kimlerdir?

Önce şunu belirtelim ki, kainatta hiçbir şey gayesiz, sahipsiz ve başıboş değildir. Hiçbir şey kendi haline bırakılmamış, tesadüfe havale edilmemiştir. Kainatta canlı-cansız her mahluk bir nizamın esiridir, bir murakabe ve te’sir altındadır. Hiçbir şey, Cenab-ı Hakk’ın koyduğu ihatalı ve şümullü kanunların hükmünden hariç değildir.

Hem Cenab-ı Hakk’ın, insan ruhunu, mahlukat içinde en müşerref ve en mükerrem bir mahiyette yaratıp, o ruhu yüksek meziyetlerle süslemesi, kainatı ona teveccüh ettirmesi ve onu kendisine muhatap ve dost olarak seçmesi apaçık gösteriyor ki, onun idaresini ve tasarrufunu, başka ellere teslim etmez. Birtakım sefih cambazlara bırakmaz.

İnsanın kendi cesedi üzerindeki tasarrufu dahi elinde değildir. Mesela, yediği bir lokmanın, boğazından geçtikten sonra, nasıl taksim edildiğini, her azaya ne kadar dağıtıldığını dahi bilememektedir. Kendi iç alemindeki bunca tasarruftan haberi olmayan insanın, ruhlar üzerinde tasarruf dava etmesi ne kadar gülünç bir iddiadır, tarif edilemez.

Yerde ve gökte ne varsa, hepsi Allah’ın tasarrufu altındadır. Binaenaleyh, ruhlar da kendi iradelerine terk edilmemişlerdir. Onlar kendi iradeleriyle, diledikleri gibi hareket edebilselerdi, belki de, bir kısmı dünyaya bile gelmek istemeyecek, gelse de gitmek istemeyecekti.
İsra Suresi, 85. ayetinde, “Ruh Allah’ın emrindendir” buyurulmaktadır. Ayet-i kerimede apaçık olarak, insan ruhunun, Allah’ın emrinden geldiği bildirilmektedir. Emr-i İlahi’den gelen bir ruha, hangi kuvvet tesir edebilir ve onda tasarruf sahibi olabilir?

Yine pek çok ayetlerde, insan ruhunun, ölümden sonra da başıboş bırakılmadığı, ölümle birlikte muhasebesinin de başladığı beyan edilmektedir. Mesela, Mü’min Suresi, 46. ayette de, “Onlar (kabir içinde kıyamet gününe kadar) sabah ve akşam ateşe arzedileceklerdir” buyurulmaktadır. Bu ayette de açık olarak, kafirlerin kıyamet gününe kadar azap görecekleri bildirilmektedir. Nahl Suresi 32. ayette ise müminler hakkında şöyle buyurulmaktadır: “Bunlar (o kimselerdir ki) melekler ruhlarını en iyi halde alır. Ve onlara: ‘Selam sizin üzerinize olsun. Yaptıklarınızın karşılığı olarak Cennet’e giriniz’ derler.”

Ölümden sonraki haller ve kabir azabı hakkında Hazret-i Resulullah’ın (sav) pek çok hadisleri mevcuttur. Bunlardan birisinde şöyle buyurmaktadır:
“Kabir (herkesin ameline göre) ya Cennet bahçelerinden bir bahçe, veya Cehennem çukurlarından bir çukurdur.”
Demek oluyor ki, alemde, her mahluk gibi, ruh da, başıboş değildir. İnsanın ölümünden sonra ruhu, alem-i berzah denilen kabir aleminde daimi bir murakabe ve muhasebeye tabi tutulmakla, bir kahır veya taltife muhatap olmaktadır.
Ayrıca, şunu da belirtelim ki, alem maddeye münhasır olmadığı gibi, ruh da, yalnız insana münhasır değildir. Ruhani alemler hadsizdir; o alemlerde yaşayan mahluklar da nihayetsizdir. Nitekim, meleklerin, cinlerin, şeytanların, kısacası ruhani varlıkların sayısını ancak Allah bilir.
Şimdi, bu ruhani varlıkların, “ruh çağırma” iddiası ile irtibatlarının olup olmadığını kısaca tahlil edelim:
Ruhani varlıkların en büyük taifesi meleklerdir. Melekler “Nurdan” yaratılmıştır. Melekler, Allah’a mutlak itaat ederler, zikir, tesbih, ibadet, marifet gibi vazifelerle meşgul olur, hiçbir surette asi olmazlar. O halde, medyumlara haber getirenler melekler olamazlar.
İnsan ruhlarına gelince, bunlar dörde ayrılırlar
1— Peygamberlerin ve Velilerin Ruhları.
2— Şehitlerin Ruhları.
Bu iki gurup ruhların medyumların ayağına gelmeyecekleri açıktır.
3— Günahkar Mü’minlerin Ruhları:
Bu ruhlar, Allah’a ve ahirete inandıkları halde, salih amel işlemeyerek, sefahete düşüp, günahlara daldıklarından, kabirlerinde azaba maruzdurlar. Bunların, medyumların ayağına gelmeleri hiç düşünülemez. Zira, kendi hesaplarını vermekle baş başadırlar.
4— Kafirlerin Ruhları: Bu ruhlar da, kabirde daimi ve şiddetli bir azaba maruzdurlar. İlahi azaba muhatap olan bu ruhları, kim bırakır ki, gelsinler, masaları tıkırdatsınlar?
Öyleyse, medyumların irtibat kurmaları neticesinde, gelip masaya vuranlar kimlerdir?

Bu suale yeterli cevap verebilmek için insanların yaratılmaları ile ilgili hikmetler üzerinde biraz durmakta fayda vardır. İnsan suresinin 2. ayetinde mealen şöyle buyurulmaktadır: “Hakikat, biz insanı birbiriyle karışık bir damla sudan yarattık. Onu imtihan ediyoruz. Bu sebeple onu işitici ve görücü yaptık…”
Ayetin mealinden açıkça anlaşıldığı üzere, insan bu dünyaya imtihan için gönderilmiştir. Dünya, onun önüne, bir müsabaka yeri olarak açılmıştır. Elmas gibi ruhların, kömür gibi ruhlardan ayrılmaları bu müsabakayı gerektirmektedir. Bu müsabakada iyilerle kötülerin birbirinden ayrılmaları, şeytanların yaratılmasını iktiza eder. Ta ki, şeytanlar beşere musallat olsun, iyilerle kötüler birbirlerinden ayrılsınlar.
Nitekim, şeytanların hayırdan mahrum ve şer üzere yaratılmış mahluklar oldukları ve insanlara musallat olup, onları iğfal edecekleri Kur’an-ı Kerim’in A’raf suresinin 11-12. ayetlerinde, şöyle beyan buyurulmaktadır: “Andolsun sizi yarattık, sonra size suret verdik, sonra da meleklere, secde ediniz dedik. Hepsi secde ettiler. Yalnız iblis etmedi, o secde edenlerden olmadı. (Allahü Teala) dedi: ‘Ben sana secde emretmiş iken seni alıkoyan nedir?’ O da: ‘Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu çamurdan yarattın’ dedi. (Allahü Teala): ‘Öyleyse, oradan hemen in. Sana orada kibirlenmek gerekmez. Hemen çık, çünkü sen alçaklardansın’ dedi. (O da): ‘Bana dirilip kaldırılacakları güne kadar mühlet ver’ dedi. (Hak Teala da): ‘Sen mühlet verilmişlerdensin’ dedi. (İblis), ‘Öyle ise’ dedi. ‘Sen beni azgınlığa mahkum ettiğin için onları gözetlemek üzere Senin doğru yolunda oturacağım. Sonra, andolsun, onların önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından kendilerine geleceğim (musallat olacağım). Sen de onların çoğunu şükredici (kimse)ler bulmayacaksın.’ Allah (cc) dedi ki: ‘Zem ve tahkire uğramış ve kovulmuş olarak çık oradan. Yemin ederim ki, onlardan kim sana uyarsa Cehennemi bütün sizlerden dolduracağım.’”
Ayet-i kerimede, iki nokta meselemizle yakından ilgilidir. Birincisi; şeytanların beşere musallat olmasına, ta kıyamete kadar müsaade edilip mühlet verilmesi; ikincisi ise, şeytanların insanlara, önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulabilmeleridir. Bunun için şeytanlar, daima insanların süfli ve hayvani arzularını işletmekte, onları aldatmakta, doğru yoldan saptırmaktadırlar. İğfal yollarından biri de, medyumları maskara olarak kullanmaları ve onlara yanlış haberler vererek beşeri ifsat etmeleridir.
Bir ayet-i kerime de şöyle buyrulur:
“Haber vereyim mi size, şeytanlar kimin üzerine inerler? Vebal yüklenici her bir sahtekar üzerine inerler. Onlar (Şeytanlara) kulak verirler ve ekseri yalan söylerler.” (1)
Evet, çağırıldığı zaman gelenler ve medyumların masalarına vurarak ses çıkaranlar, şeytanlar ile, cinnilerin fasık olan kısımlarıdır.
Üstad Bediüzzaman Hazretleri bu konuda şunları söylemektedir:
“Bu mes’ele, felsefeden ve ecnebiden geldiği için ehl-i imana çok zararları olabilir. Ve çok su’-i istimalata menşe’ olmakla beraber içinde bir doğru olsa on yalan karışıyor. Çünkü, doğruyu ve yalanı tefrik edecek bir mihenk, bir mikyas olmadığından ervah-ı habise ve şeytana yardım eden cinnilerin bu vesile ile hem onun ile meşgul olanların kalbine ve hem de İslamiyet’e zarar vermek ihtimali var. Çünkü maneviyat namına Hakaik-ı İslamiye’ye ve akide-i umumiyeye muhalif ihbarat oluyor. Ervah-ı habise iken kendilerini, ervah-ı tayyibe zannettirip belki, kendilerine bazı büyük veliler namını verip İslamiyet’in esasatına muhalif sözlerle zarar vermeye çalışabilirler. Hakikati tağyir edip, safdilleri tam aldatabilirler.” (2)
Mevzu ile ilgili olarak, Mevlana’nın şu mısralarını da nakledelim:
“Cin insana galip gelir ve ona musallat olursa, insandaki insanlık sıfatı kaybolur.”
“Her ne söylese, onu cin söylemiş olur. İster bu baştan, ister öbür baştan, hakikatte söz cinnindir.”
“Böyle bir zamanda insanın kendi benliği gitmiş, tamamiyle cin hakim olmuştur.”
Cinlerin insanlara musallat olmaları hususunda Ebu Hüreyre (ra) demiştir ki, “Nebiyy-i Ekrem (sav) bir gün buyurdu ki, ‘Cin (taifesinden) bir ifrit dün gece namazımı bozdurmak için bana ansızın hücum etti. (Lakin) Allah (beni galip getirip) ona istediğimi yapmaya fırsat verdi. Sabah olunca hepiniz onu görüp seyredesiniz diye mescidin direklerinden birine bağlamak istedim. Fakat Süleyman bin Davud (as)’ın: ‘Ya Rab, beni mağfiret et ve benden sonra kimseye nasib olmayacak bir mülkü, bana bağışla’ demiş olduğu hatırıma geldi de ifriti köpek gibi kovdum.”

Babanzade, bu husustaki açıklamalarının ilk kısmında, mahlukat nevilerinin sayılarını bilmenin ancak Allah’a mahsus olduğunu ifade eder ve hayat sahibi mahlukların, yalnız insan ve hayvanlar olmadığını belirtir. Bu iki taife dışında, melek ve cin gibi latif mahlukların da bulunduğunu, Peygamberimizin ihbarı yanında, asfiyanın da şehadetlerini delil göstererek beyan eder ve şu bilgilere yer verir: “Cinler, insanlar gibi yeryüzünde yaşarlar. Kafir ve mü’minleri vardır. Değişik şekil ve kılıklara girebilirler. Melek ve cinlerin varlıkları Kur’an’ın beyanı ve Peygamberimizin ihbarıyla sabittir.”

Ahmed Naim Bey, medyumların, elleri değmeden, sandalyelerin havada dolaşmalarının ve fincanların masa üzerinde kıpırdanmalarının cin ve şeytanlar tarafından yapıldığını belirtmektedir.

Zamanımızda, bazı kimseler arasında, ruh çağırma ve ruhlarla temas kurma özentisi mevcuttur. Derinliğine İslami bilgisi bulunmayan hayal sahiplerinin saplanıp kaldığı bir özentidir. Bu moda bize Batı’dan gelmiştir.

Ruh nasıl çağrılır?

Kimi bir masanın etrafına toplanıyor, alfabe harfleri yazılmış bir kağıdı masa camının altına yerleştirip camın üzerine bir fincan koyuyor, fincanın üzerinede parmaklarını temas ettiriyor. Buna da Kur’an-ı Kerimi alet ediliyor bazı sürelerde okunuyor ve böylece sözüm ona ruh çağrılmış olunuyor. Kimi de medyum (uyur konuşur) aracılığıyla kah babasının kah dedesinin ruhunu çağırıp, geçmişten gelecekten sorular sorulup, sözüm ona keyifli epeyide heycanlı dakikalar geçirmkteymişler. Kim zaman bir şair kimi zaman da sözüm ona bir velinin ruhu çağırılır bu seanslarda.
Evet, çağın bir çok manevi hastalığından biride ruh çağırmadır. Çağrıya uyanın ruh olduğu sanılmakta, şeytan olduğunun hiç farkına varılmamaktadır. Bir kimsenin rüyada ihtilamına sebep olan hayal, hakikatte şeytanın ta kendisidir.
Nârı Nur sanma ateş yakar
Cini cân sanma şeytan çarpar

Ruh Çağırmanın Aslı Nedir?

İşin esası şudur: İblis, yeni dünyaya gelen insanoğlunu saptırmak için emrindeki şeytanlardan birini tayin eder. Bu habis ruh o kişiden ölene kadar ayrılmaz, her durumda onu zarara sokmak ister. Cenab-ı Hak da o kulunu, şeytanların zararından korumak için koruyucu melekler tahsis eder. Ölüm vaki olunca melekler âlam-i melekût’a, rûh Berzah âlemine döner. Şeytan ise burada kalır.
Berzah alemine göçeden ruh, bir kâfirin ruhu ise müebbed hapse mahkumdur. Berzah Cehennemindedir. Müminlerin avamının ruhları ise, muayyen gün ve zamanlarda, izne bağlı olarak çıkabilmektedirler. Peygamberlerin ve velilerin ruhları ise, serbesttirler, fakat onları getirmek medyumun haddi değildir.
Medyumun, bir gayri muslimin ruhunu getirebilmesi aklen ve naklen çok uzaktır. Berzah aleminden dışarı çıkması izne bağlı bulunan müminlerin ruhunu getirmesi ise zayıf bir ihtimaldir, bir peygamberin ve bir velinin ruhunun getirilmesi ise hayal ötesinde hayaldir.
Medyumun davetine bir velinin geldiğine ancak şeytanın ağına düşmüş olanlar inanabilir.

Medyumun Davetine Gelen Kim?

Medyum tarafından yapılan davet, hava dalgalarıyla şeytanın antenlerine ulaşır. Çağrılan kimseye hayatta iken musallat olan şeytan hemen oraya gelir. Ölen kimsenin kimsenin yaptığı iş ve konuşmalara ve hayatta olan kimse ile olan münasebetlerine vakıf olduğu için sorulanlara gerekli ve çok kere isabetli cevabı vermeye ve bu yoldan da oradakileri kendine bağlamaya çalışır ve ağına düşürür. sıra zehirini sunmaya gelmiştir.
Şüphe uyandırmamak için o seansa iştirak eden yakınına namaz kılmasını ve içki gibi haramlardan el çekmesini bile tembih eder. Kazın geleceği yerden tavuğun esirgenmiyeceği gibi imanını çalacağı insanlara bu gibi tavizler vermekten çekinmez. Onun hilesi çoktur. Yetersiz bilgisi olanı kolaylıkla saptırabilir.
Unutulmamlıdır ki, bu olayları meydana getirenler cin ve şeytan alemine mensupturlar.
Hadis-i Şerif:
“Hiç bir kimse yoktur ki onun bir şeytanı olmasın”

Âyet-i Celile:
“Onun dünyadaki arkadaşı olan şeytan şöyle der: “Ey Rabbimiz, onu ben azdırmadım, fakat kendisi uzak bir sapıklık içindeydi.” (Kaf Suresi 90)

Ruh çağırma iş ile uğraşanlar cin ve şeytanın maskarası olan insanlardır. Allah korusun.

Kaynaklar:
1) Tenkidlerim, Tedkiklerim ve Makalelerim, Mehmet Emre
2) Büyük Kadın İlmihali, Rauf PEHLİVAN