ZAMANIMIZIN SÖZDE MODERN HANIMLARINA!!!

“Ümmetimin son dönemlerinde öyle kadınlar çıkar ki onlar görünürde giyinmişlerdir, fakat (elbiselerinin inceliği, darlığı ve kısalığından) çıplak hükmündedirler. Onlar saçlarını toplayıp öyle şekil verirler ki başları deve hörgücüne benzer. Onlar cennete giremez ve cennetin kokusunu bile alamazlar.” Müslim, Libâs, 125.

“YAZIKLAR OLSUN O NAMAZ KILANLARA!”

HER OKUYANI irkilten bir suredir Maun. Özellikle dört ve beşinci ayetlerde geçen “yazıklar olsun şöyle namaz kılanlara ki, kıldıkları namazdan gafildirler” bölümüne gelince, inançlı kimseler dahi hemen kendi içlerine dönüp şunu sorma ihtiyacı hissederler: Acaba bu azarlama ve ikaza benim namazım da dahil mi?


Hakikaten, bir çok Müslüman, namaz kılarken insanî bir gaflet hali yaşayabiliyor ve her an huşu içinde olamayabiliyor. Öyleyse, acaba ayetteki dehşetli azarlama ifadesine muhatap olmamak için gafletle namaz kılmaktansa kılmamak daha mı iyi?

Derin vicdanî bir sorgulamayla karşı karşıyayız. İsterseniz, bu vicdanî sorgulamaya yardımcı olabilecek bazı bilgileri hep beraber değerlendirelim. Bu âyetlerde tam olarak ne anlatılmak isteniyor?

Öncelikle beşinci âyette geçen “Onlar kıldıkları namazdan gâfildirler” kısmına bir bakalım. Bu ifadede “namazda” yerine “namazdan” şeklinde bir kullanımda bulunulması, dikkate değer bir noktadır. Bu ikisi arasında anlam bakımından çok ciddi bir fark oluşmasına rağmen, bazen okurken bu fark gözlerden kaçabiliyor. Meallerde geçen “namazdan” tabiri “namazda” ifadesinden çok farklı olmakla beraber, genel olarak insanlar tarafından bu fark algılanamamaktadır. Tedirginlik ve endişelerin önemli bir sebebi buradan kaynaklanıyor.

Dilerseniz, baştan başlayalım.

BU SURE, baştan sona kadar inkârcılardan söz etmektedir. Dördüncü ayet ise, ilk üç ayetin son üç ayetle bağlantısını temin eden bir konumdadır. Ancak, bu konumuna göre, ayette “Yazıklar olsun şöyle namaz kılanlara” yerine, “Yazıklar olsun onlara” yani; “yukarıda vasıfları belirtilen kimselere” demek icap ederdi. Burada “onlar” zamiri yerine “namaz kılanlar” sözcüğünün kullanılması, bazı hikmetlerden dolayıdır. Bir defa, ayette böylelikle bir namaz vurgusu yapılmakta, onun dindeki yeri, imanla ilişkisi gösterilmektedir. Gerçekten İslam’da namaz, imandan sonra gelir. Böyle olduğu içindir ki, ahirete imanın zayıflığı nispetinde namaza rağbet azalır. Elbette her namaz kılmayan hesap gününe inanmaz denemez. Ama her hesap gününe inanmayan namaz kılmaz. Buradan hareketle dördüncü âyeti şöyle anlamak mümkündür:

“Yazıklar olsun o hesap gününe inanmayanlara! Namaz kılan kimseler konumunda, namaz kılmakla mükellef oldukları halde, hesap gününe inanmadıkları için namazı kılmayanlara yazıklar olsun! Hesap günü geldiğinde vay onların haline!”

Bu âyette namazdan söz edilmesinin bir başka nedeni, münafıkların da namaz kılabileceklerine işaret etmek içindir. Ancak onları ele veren bir özellikleri vardır; namaz kılmakta titizlik göstermezler. Namaza üşene üşene gelirler. Namaza kalkarken de insanlara gösteriş yaparlar. Nisa Suresi 142-143 ve Tevbe 54’te münafıkların bu durumuna değinilmiştir.

Görüldüğü gibi, münafıkların ahiretten bir beklentileri olmadığı için namaza önem vermezler. Onun için “namazda” değil, “namazdan” gaflet etmektedirler.

BAZI alimlere göre Maun Suresi’nin ilk üç ayeti Mekke’de, son dört ayeti ise Medine’de inmiştir. Buradan hareketle, ilk üç ayetin müşriklere baktığı, kalan dört ayetin ise münafıklara baktığı yönünde bir kanaat ortaya konmuştur. Bazılarına göre ise ilk üç ayet, Mekke’de Ebu Cehil hakkında inmiştir. Ahiret hayatını inkâr eden odur. Son dört ayet de Medine’de Abdullan b. Ubey b. Selul ve arkadaşları hakkında inmiştir. Namazı gösteriş için kılanlar onlardır.

Kur’an’ın harika üslubuna bakın ki, inişleri itibariyle aralarında seneler bulunan bu iki kısım ayetleri okurken, hiçbir ayrılık-gayrılık söz konusu değildir. Bu husus, yalnız lafzî üslup için değil, manevî üslubu ifade eden nazm-ı maanî için de geçerlidir.

Mesela; her iki grup ayetin bahsettiği müşrik ve münafıkların ortak özelliği, hesap gününe inanmamaktır. Bu her iki grup insan da, gerçek anlamda samimi olarak namaz kılmazlar. Müşrikler hiç kılmaz. Münafıklar da gösteriş için kılarlar. Çünkü saadet asrında, münafıklar genellikle Medine’de bulunmaktaydı. Medine’de namaz kılmalarının sebebi ise Allah için değil, toplumda belli bir konumda görünmek ya da konumunu korumaktı.

BÜTÜN bu açıklamalardan anlaşılıyor ki, söz konusu ayette, normal namaz kılan müminlerin, namaz kılarken gösterdiği sehiv ve gafletten değil, münafıkların gösteriş için kıldıkları namazlarından bahsedilmektedir. Nitekim, bu dördüncü ayetten önce geçen üç ayette, münafıkların, inkârcıların üç özelliğine işaret edilmiş, bu ayetten sonra gelen üç ayette ise, diğer üç özelliklerine dikkat çekilmiştir. İlk üç ayetteki özellikler, hesap gününü yalan saymak, yetimi şiddetle itip kakmak, yoksulu ve muhtacı doyurmayı hiç teşvik etmemektir. Son üç ayetteki özellikler ise şöyledir: namazdan gaflet etmek, gösteriş meraklısı olmak, en ufak bir yardımdan bile kaçınmak. Bu altı ayetteki altı özelliği üst üste koyduğumuzda, hesap gününe inanmayan münafıkların inançsızlığı görülecektir.

Bu noktada akla şöyle bir soru gelebilir: Peki Kur’an’da neden Müslümanlara da ucu dokunan böyle bir üslup tercih edilmiştir?

Bu tercihin asıl nedeni, Müslümanların da kıssadan hisse çıkarmalarına imkân tanımaktır. Ta ki; samimi müminler, münafıkların vasıflarını taşımaktan çekinsinler, hesap gününe olan imanlarını her an pekiştirmeye çalışsınlar, hesap vereceklerini unutmasınlar. Özellikle namazı terk etmesinler, vaktinden tehir etmesinler, namazda iken mümkün oldukça zihinlerini dünyevî meşguliyetten uzak tutsunlar. Mevlana’nın ifadesiyle “baş yerde kuyruk havada, iki yatış bir kıntış bakıştan ibaret bir gösteri haline getirmesinler!”

Allah hepimize namazlarımızı en güzel ve en kabule layık şekliyle kılmayı nasip etsin

KAYNAK: İSMAİLAGACAMİİ.COM

Yayınlandı:  on Mayıs 10, 2009 at 3:35 pm Yorum Yapın
Tags: , , , , , , ,

Namaz Niçin Önemlidir?

Çünkü “Müslüman şahsiyetin ana dokusu” nu inşa eden bir hüviyeti var namazın.

“Müslüman şahsiyetin ana dokusu”olarak da “Allah zikri ile mutmain olmuş bir kalb”i görmek gerekiyor.

Müslümanın bütün çabası,o kalbi kıvama ulaşmaktır.

Yaratılışın gayesi olan ubdiyyetin en diri hali,kalbin Allah zikri ile doymasıdır.

“Allah bes,baki heves!Allah var,gerisi boş!”
İnsan şahsiyetini O’nunla birlikte idraki istikametinde inşayı hedefler.Çünkü her şey o idrake bağlıdır.O idraki çekip alırsanız ibadetlerin içinden,geriye eğilip kalkmalar,etler,kanlar yada seyahatler kalır…İçi boşalır ibadet diye yapılanların.Ancak “durdum divanına”idrakiiçinde ve en diri ruh hali ile yapılabilirse,ibadet ibadet olur.

Hadesten taharet Manevi kirlerden arınma…Abdest,gusül bunu sağlıyor insana… Bu bir kalbi iradesi öncelikle…Abdest,görünür bir kiri temizlemiyor üzerimizden…Kalbi bir hazırlık yapıyor:Oraya,Huzur’a kalbde bir kir var mı,ona bakılmadan gidilmez demek bu.Kir,Resulullah Efendimiz’in ifadeleriyle “kalbdeki günah kalıntısı”demek…Demek,Huzur’a çıkmadan önce,en azından kalbdeki günah kalıntılarından arınma (tevbe)iradesi oluşacak…”Rabbim ,günde beş kereHuzuruna çıkıyorum ve yüreğim kapkara”diye diye kaç kere çıkabilirizRabbimizin huzuruna? Abdest alırken sular,yüreğimize yüreğimize akmalı onun için…Ve manevi kirlerden arınmış olmak anlamına “abdetsli olmak”zaman içinde bir hayat tarzına dönüşmelidir… Temizliğin ikincisi merhalesi,üst-baş ve namaz kılınacak yer temizliği anlamına”necis olan şeylerden arınma”olarak belirlenmiş.Maddi bir kirin de farkında olacak insan Yüce Huzur’a çıkarken…İçten,dışa dıştan içe külli bir arınma duygusu yaşayacak. Sonra bir giyim disiplini içine girecek.

“Vakit” Sonra vakithassasiyeti…Namaz,günü tarıyor insanı Rabbe kulluk kıvamında tutmak için…Sabah’la hergün yeniden dünyaya gelip”andı tazeleme”başlıyor,,sonra günün öğle durağında,ikindi durağında,akşam durağında Huzura’a varıp “bana verdiğin ömrü yaşıyorum ve ahdimde duruyorum”diyorsunuz.Yatsı ile “Müslüman Saati”geceyle ve yarı hayata veda anlamına gelen uyku ile buluşurken,gene Huzur’da duruyor ve günün icmalini yapıyorsunuz.”Rabbim,bana sabahı verdin,akşama çıkardın ve ben Seninleyim.Kalbim Seninle…Ahdimi bozmadan ve emaneti sunacak bir hazırlıkla geldim Huzuruna…” Kıble Sonra kıble sini bulacak…Yöneldiği yönün farkında olacak…Evet,içinizdeki kıble gercekten Rabbinize dönükse,nereye dönerseniz dönün Rabbinizin Zatı ordadır.İçinizle kıble niz O’nun Zatında birleşecek.Bir kıble yoğunlaşması yaşayacaksınız.Akan zaman içinde oluşması muhtemel yön kaymalarından kurtulacaksınız.Çizgi kaymaları olmayacak…Kıble, bütün yönelişlerin içinden taa O’nu bulma,O’na yönelme çabası olarak rekzolacak içinize…Divana durmak,ancak doğru,müstekar,zorlamalarla,savrulmalarla yalpalamayan kıble şuuru ile mümkün… Niyet Sonra Niyet…Yapılan her işin özü,iliği,gaye temerküzü,teksifi…Her hazırlık tamam ve Huzur’a girmeye hazır bir insan…Dünyadan başını almış,kurtarmış ve gelmiş…Kendisi için “İnna Lillahi ve inna ileyhi raciun”diyecek bir yürek kıvamında…Vaktini biliyor,kıblesini biliyor ve “Durdum divanına,uydum Kuran’nına cümle melekler şahit olsun ,hem dinime hem imanıma…Yönüm Kıble’ye Kıblem Kabe’ye niyet ettim…”diyor Senin için geldim diyor,Sen içimdesin diyor,Senin için daha böyle binlerce,onbinlerce vakit geleceğim diyor…Ne zaman çağırırsan geleceğim.Çünkü Ben Sana aitim ve sana döneceğim diyor…Niyet bir dünya-ahiret sınırında durmak gibi bir şey.Her şeyi bir şey için terketmek…İbadet için,Yaradan’a arz-ı ubudiyyet için… Sonra dünyanın en yüce bilgisi sesleniyor. “Allahu Ekber!” Mutlak yüceliğin,en yücesi yüceliğin Kainatın Yaratıcısına tahsisi bu… Bir yeni iklimdesin bunu söylediğinde… Allahü Ekber! Günde beş vakit onlarca kere dillere vird olan bu söz yüreğini yoğuruyorbir yücelik terbiyesi ile…Günün kıvrımlarında sırf bu tekbiri yaşamak bile başka bir insan yapar insanı…Bunu dedikten sonra,bütün yüceliklerin izafi-göreceli kaldığı bir alan haline geliyor hayat…Her şey;her şey,bütün kudretler,O Kudret’in lütfuyla var olan,ondan can alan nisbi yüceliklerhaline geliyor.Yüreğine”Allahü Ekber”bilincini yükleyen inanç adamını alçatmak mümkün müdür? “Allahü Ekber”Bir can arzı bu,Rabbin Huzuruna…La havle vela kuvvete illa billah!Kudret Seninle Rabbim,Senin elinde…Dilediğini aziz eylersin,dilediğini zelil….Kaç Fir’avn’ın burnu sürtüldü,kaç Nemrud’un gururu yerle bir oldu,kaç Ad,kaç Semud hak ile yeksan oldu Senin Yüceliğine meydan okuyup,başkaldırdı belasının anaforunda savrulurken…

Kıyam Namazı ikame…Namaz inanç adamını dimdik durduran bir ibadet…Her an adanışına hazır bir yürek var Huzurunda Rabbim.Buyruğuna muntazırım…Senin için ayaktayım,Senin için eğilirim,Senin için başımı yere koyarım… Sana en yakın olmak secdelere baş koymakta ise eğer… Tekbirler,tesbihler,tehliller Senin için. Hamd Senin için… Sensin alamlerin Rabbi… Sen Rahman,sen rahim… Mülk Senin.Din günü Senin. Ancak Sana kulluk edilir,yardım Senden istenir ancak…Doğru yol Sana dualarla bulunur ancak…Sana Senin kelamınla konuşuyorum,benim dilim yetmez Rabbim…Kur’an’dan bana öğrettiklerinle ulaşmak istiyorum Sana…Bana Sana hitab etmeyide Sen öğrettin,Odaveti Sen yaptın… Rabbin divanında günde beş kere…Son nefese kadar… Her duruşta yoğruluş,yeniden inşa oluş… Nisyana,gaflete fırsat verilmemeli… “Aradan çıkarma”duyguları yanaşmamalı namazın yanına.Her rükun.hakkı olan zamanı ve duruluğu almalı onu icra edenden…Kıyam kıyam gibi olmalı,rüku rüku gibi,secde secde gibi…Kıraat kıraat gibi…Doya doya yaşanmalı her rükun…Secdeye doymalı insan,kıyama,rükua,Kur’an’a… Sakin,duru,derüni,ruhani,secilmiş bir zaman, adanmış bir ömrün katresi gibi sunulmuş bir zaman gibi olmalı namaz zamanı… Ve sonunda en küçük dokularına kadar Namaz ruhaniyeti sinmiş,yani”Hakkın Divanında”yaşanıyor bilinci yüklenmiş bir hayata ulaşmalı namazın öncülük ettiği tüm yollar… Bunun için namaz alışkanlık haline gelmeli…Her vakti,her rek’atı,her rüknu diri diri-doya doya yaşanan bir namaz arayışı esas olmalı.

Namazların ihmaller,unutkanlıklar,dalışlar,şuurdan kopuşlar arasında kılmış ve üzerine “yazıklar olsun”damgası vurulmuşmusalliler-namaz kılanlar”dan olmamak için canhıraş bir gayret esas olmalı.Kötülüklerle aramıza set oluşturacak namazlar kılmalıyız.Yardım dileğine vesile olması için Allah tealaya sunulacak namazlar. Gözlere nur olacak namazlar. Huşu ve haşyet yüklü namazlar. Ve kalbe zikrullahın itmi’nanını,huzurunu,doyumunu,kudretini taşıyacak namzalar…Bütün çabası Namazdan mutmain bir gönülle ayrılabilmek”olacak mü’minin…Namaza öyle girecek,namazı öyle yaşayacak ve meyvesi “kalbi huzur” olacak…Kalbi Yaratan Kalbin huzuru ancak Allah’ın zikri ile olur” buyuruyorsa,ve namaz,her şeyiyle zikirden ibaretse,o zaman,namazları zikir haline getirme cehdi,mü’min için günlük hayatın en temel hassasiyeti olacak.İçimizde böyle bir namazın hasreti varsa, iyi bir noktadayız demektir.Öyleyse o namazı aramaya,yüreğimize o namazın şavkını düşürmek için gayret göstermeye ve bir gün bir namazdan o itmi’nan duygusu ile çıkıncaya kadar namazlarımıza emek vermeye devam etmeliyiz. İçi boşalmış namazlarla Huzuruna koru bizleri Rabbim.

Kıblelerimizi,niyetlerimizi,kıyamlarımızı,kıraatlerimizi,rüku ve secdelerimizi koru Rabbim.Kalblerimizi koru…Namazlarımızı hep Sana varan yollar eyle…Bütün ibadetler, şekli nizamları bir yana,özde,kişinin kalbini Allah zikri ile doyurma gayesi taşır.İnsan şahsiyetini O’nunla birlikte idraki istikametinde inşayı hedefler.Çünkü her şey o idrake bağlıdır.O idraki çekip alırsanız ibadetlerin içinden,gerye eğilip kalkmalar,aç kalmalar,etler,kanlar yada seyehatler kalır…

İçi boşalmış namazlarla Huzuruna gelmekten koru bizleri Rabbim…

Kıblelerimizi,niyetlerimizi,kıyamlarımızı,kıraatlerimizi,rüku ve secdelerimizi koru Rabbim…

Kalblerimizi koru…

Namazlarımızı hep Sana varan yollar eyle…

Amin…

İslamı Aşkla Yaşamak.

Ahmet Taşgetiren

Niyet Niçin Önemlidir?

Niyet denilince, aklımıza öncelikle namaz yahut oruç gelir. Bu ibadetleri yaparken Allah rızasına ermeği talep ederiz. Ve bunu işin başında hemen dile getiririz.

Rızanın zıddı riyadır.

Rıza Hak içindir, riya ise halk için. Birincisinde İlâhi teveccühe ve rahmete ermek esastır, ikincisinde ise insanlara hoş görünmek, onların takdirlerine ve alkışlarına can atmak. Bu ise bence dilenciliğin bir başka türlüsü…

Herkesin kendi nefsini beğendiği bir dünyada, riya yolunu tutmamız ve kendimizi başkalarına beğendirme sevdasına kapılmamız ne büyük gaflet! Ama gel gör ki, nefis aldanmaya can atıyor ve çıkmaz sokağa bilerek ve severek giriyor.

Dünyada mesut bir hayat sürmemiz ve ölümle başlayan ebediyet yolculuğumuzda saadet yurduna varmamız, öncelikle, bu rıza şartına bağlı.

Şu var ki, rızaya ermek saadetten daha önemlidir. Çünkü, saadet rızanın meyvesidir. Bir dilenci sizin merhametinizi celp etti mi, mesele hallolmuş demektir. İhsan ve yardımlar bu merhametten akacaktır.

Üstad Bediüzzaman hazretleri, “sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb’inize ibadet ediniz ki takva mertebesine nail olasınız,” mealindeki âyetin tefsirinde, çok önemli bir noktaya işaret eder:

İnsan, Rabbine, öncelikle, Rabbi olduğu için ibadet etmelidir. Bu ibadetin sonunda ereceği makamlar ve lütuflar ikinci derecede kalırlar.

Bunun bir küçük misalini, büyüklerimize hürmet noktasında yaşamıyor muyuz?

Babamıza niçin hürmet ederiz?

Babamız olduğu için. Yoksa, bize hediyeler vereceği, yahut miras bırakacağı için değil. Zira bu ikinci halde, sevgimiz menfaatle karışmış, safiyetini kaybetmiş ve bulanmış olur.

İşte, âyet-i kerimede, “Allah’a ibadet edin” yerine “Rabbinize ibadet edin,” buyurulmakla bu inceliğe dikkat çekilmektedir.

Rabb’imize, Rabb’imiz olduğu için ibadet edeceğiz. Bedenimizin plânını bir damla su içine yerleştiren, o damlayı terbiye ederek insan haline getiren ve ruhumuzu duygularla donatan Rabb’imize elbette sonsuz şükür borcumuz vardır. Ve ibadet bu borcu eda etmenin en güzel ifadesidir.

Bir mümin, ibadete başlarken Allah’ın rızasını niyet etmekle bu mânânın şuurunda olduğunu da dile getirmiş oluyor.

Âyetteki bir başka incelik de ibadetin neticesi olarak takva’nın gösterilmiş olması. Yani, ibadetin gerçek meyvesi, ruhun takva ile kemale ermesidir.

Âyetin devamında, arzın bizim için bir döşek, semanın ise binamıza dam yapıldığı, semadan su indirilerek yerden rızıklar çıkarıldığı nazara verilir.

Rabbimiz, Rabülalemîn’dir. Bütün bu âlemleri O terbiye ettiği gibi, bizi de o âlemlerle terbiye eden yine Odur. Terbiyemiz âlemlerin terbiyesine bağlı. Ve biz, bütün alemleri terbiye eden Rabb’imize ibadet edeceğiz ki, ruhumuz terakki etsin; takva mertebesine ulaşalım ve böylece cehennem azabından emin kalalım.

Nur Külliyatında niyet ruha benzetilir.

“Niyet, bir ruhtur. O ruhun ruhu da ihlastır.” Mesnevi-i Nuriye

Amellerin görünen kısmı beden gibidir, gayesi ise ruh. Beden ruhla hayata kavuştuğu gibi, ameller de niyet ile canlanır ve hayatlanırlar. Niyetin ruhu ise ihlas… İbadetin sadece Allah rızası için yapılması, bir başka gaye gözetilmemesi…

Sözler’den bir müjde cümlesi:

“Hem namaz kılanın diğer mubah dünyevî amelleri, güzel bir niyet ile ibadet hükmünü alır. Bu surette bütün sermaye-i ömrünü, âhirete mal edebilir. Fâni ömrünü, bir cihette ibka eder.” Sözler

“Güzel niyet” denilince akla ilk gelen mânâ sünnete ittibadır.

İşlerini sünnet üzere icra eden bir müminin kalbi Allah Resulüne (a.s.m.) teveccüh etmiş demektir. Allah Resulünü (a.s.m.) hatırlamak ise kalbi doğrudan doğruya Allah’a teveccüh ettirir.

Dünya işlerimizde niyetimiz, “helâl rızık kazanmak” olursa bu güzel bir niyettir.

Zenginleşerek zekât vermeyi de isteyebiliriz. Bu da güzel bir niyettir.

“Bu zamanda i’la-yı kelimetullah, maddeten terakkiye mütevakkıftır,” sözünü rehber ederek, iktisadi yönden çok ilerilere geçip, dünya pazarlarında söz sahibi olmayı ve böylece İslâm’ın nurunun o beldelere de ulaştırmayı arzu edebiliriz. Bu da çok güzel bir niyettir.

Ama, bölgesinin yahut ülkesinin en zengini olmak için çalışmak, herkesin kendisinden söz etmesini istemek gibi nefis kokan ve şeytandan haber veren niyetler, güzel niyet cümlesine dahil olmazlar.

Bir işin “ibadet hükmünde” olması için, onda ibadet manasını ihsas eden yani kalpleri Hakka teveccüh ettirecek bir niyet bulunmalıdır.

Allah yolunda cihat eden insanla, ganimet için harp eden insan görünüşte aynı işleri yaparlar. Ama birincisi ölürse şehit olur, kalırsa gazi. İkincisi ise şehitlik şerefini peşinen kaybetmiştir. Onun için, ganimetten öte bir nasip de söz konusu değildir.

Önemli bir nokta:

İnsan, işlediği cüzi bir ameli niyet ile küllileştirebilir. Namazda, “ancak sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz,” demekle niyetimizi küllileştirmiş oluyoruz.

Nurlarda bu bahis işlenirken üç cemaata dikkat çekilir:

Bu âyeti okurken bütün müminleri niyet edebiliriz. Yahut vücudumuzda vazife gören bütün hücrelerimizi, bütün organ ve duygularımızı kastedebiliriz. Veya kendilerine verilen vazifeleri yerine getirmekle ibadetlerini yapan bütün mahlukatı niyet edebiliriz.

Niyet konusunda üzerinde önemle durulması gereken bir hususta şu:

İbadetler gibi virtler, tesbihler de ancak Allah rızası için olmalıdırlar. Ancak bu takdirde ihlas mührünü taşır ve makbûl olurlar. İnsan bir duayı veya bir tesbihi dünya işlerinin iyi gitmesi için yaparsa ihlas bozulur ve umduğu o neticeye de ulaşamaz.

“O faideler, o evradların illeti olamaz ve ondan, onlar kasden ve bizzat istenilmeyecek. Çünki onlar fazlî bir surette, o hâlis virde talebsiz terettüb eder. Onları niyet etse, ihlası bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer. Lem’alar. 132

Önemli bir nokta:

Güzel bir niyet ile çirkinler güzel olur, kötü niyet ile de güzeller çirkinleşir.

“Niyette öyle bir hâsiyet vardır ki; seyyiatı hasenata ve hasenatı seyyiata tahvil eder.” Mesnevî-i Nuriye

Seyyie; kötü ve kötülük, hasene ise güzel ve güzellik mânâsına geliyor.

Zatında kötü olduğu halde niyet ile iyiler sırasına geçen fiiller için, genellikle, şu misâl verilir:

İki insanın arasını bulmak için yalan söylenebilir. Yalan zatında çirkindir, seyyiedir. Ama niyet hayırlı olunca o da hasene olur.

Yalanın yaygın olarak ve pervasızca söylendiği günümüz dünyasında, Üstad Bediüzzaman hazretleri; “Maslahat dahi yalan söylemeğe illet olamaz. Çünki muayyen bir haddi yok, su-i istimale müsaid bir bataklıktır” buyurduğu için biz bu konuya başka misâllerle yaklaşmaya çalışalım.

Meselâ, kıtal yani adam öldürmek zatında kötü bir iştir, bir seyyiedir.

“Allah’ın haram kıldığı cana haksız yere kıymayın.” En’am sûresi 151

Ama Hak yolunda ve haklı olarak yapılan kıtal, hasene olur ve cihat ismini alır.

Yetim malı yemek de bir seyyiedir. Değil yenmesi, ona yaklaşılması bile yasaklanmıştır. Ama, bu yaklaşmadaki maksat, o malı korumak olursa durum değişir ve seyyie hasene olur.

“Rüşdüne erinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın.” En’am sûresi, 152.

Sahasında ehil ve yetkili bir insan, İslâm aleyhindeki neşriyatı takip edebilir. Menfi yazıları okumanın güzel olmadığı açıktır. Ama niyet, bu yanlış fikirlere cevap vermek olunca bu seyyie de haseneye döner.

Hasenenin seyyieye dönüşmesine gelince, Üstad, buna “gösteriş için yapılan ibadeti” misâl verir. İbadet hasenedir, riya ise seyyie. İbadet gösteriş için yapılınca hasene seyyieye döner.

Niyet konusunu, Nurlardan sıkça sorulan bir mesele ile sona erdirmek isterim:

“…Niyet bir cihetle fıtrî ahvalin ölümüdür. Meselâ: Tevazua niyet onu ifsad eder, tekebbüre niyet onu izale eder…” Mesnevi-i Nuriye

Birinci misâlden başlayalım: Bu cümleyi “insan mütevazi olmak istiyorsa kibirli olmaya niyet etsin,” şeklinde anlamak mümkün değil. Aynı şekilde ikinci cümleyi de, “insan kendinden kibri izale etmek istiyorsa tekebbüre yani kibirlenmeye niyet etsin,” şeklinde anlayamayız.

Bu ifadelerin yer aldığı paragrafta vicdanî hükümlerden söz edilir. Demek oluyor ki, vicdanî bir mesele zaten ruhta yerini bulmuştur ve hükmünü icra etmektedir. Onun için ayrıca bir niyet gerekmez. Eğer niyet edilirse, o vicdanî hüküm gerçek mânâda ruha hâkim olmamış demektir.

İnsan tevazua niyet ediyorsa, bu kendisinde tevazuun bulunmadığındandır. “Niyetin tevazuu ifsat etmesi,” böyle anlaşılmalıdır. Aynı şekilde, birisi kibirli olmaya niyet etmişse bu niyet de onun gerçekte kibirli birisi olmadığının delilidir. Yani bu niyet, o kötü sıfatın onun ruh dünyasından uzak olduğunu gösterir.

Tevazu ve tekebbür birer fıtrî haldir. Bunlara niyet edildiğinde, o fıtrî hâl ölür. Yani, o şahısta bu halin bulunmadığı ortaya çıkar.

Diğer vicdanî hükümler de bunlara kıyas edilebilir.

Prof. Dr. Alaaddin Başar

Sarhoşluk Verici Şeylerden Sakınmak

Sarhoşluk Verici Şeylerden Sakınmak

“Ey îman edenler! İçki, kumar, (tapmaya mahsus) dikili taşlar, fal okları ancak şeyta­nın amelînden birer murdardır. Onun için bun(lar)dan kaçının ki muradınıza eresiniz”
(Sûre-i Mâide: 90).

Değerli Gençler!
Allah Teâlâ insanları halketmiş, onların hayat ve sıhhatlerine elverişli gıdalarla yeryüzünü bir nimet sofrası halinde döşemiş ve faydalanmalarına müsa­ade etmiştir. Fakat insanın sağlığına zarar verecek şeyleri de haram kılmıştır.
Kur’ân-ı Kerimin yasakladığı şeylerden biri de içkidir. İçerisindeki alkol nisbeti düşük veya yüksek olsun, hangi ismi alırsa alsın, serhoşluk verici her şey bir içkidir ve aynı zamanda “HARAM”dır.

İçki, insanın başından aklını alan, sağlığını mah­veden ve tedrici olarak ölüme sürükleyen bir zehir­dir. Bu sebeple esirgeyenlerin en merhametlisi bulu­nan Rabbimiz, “Bundan kaçının ki felaha eresiniz” buyurmuştur.

İçki her fenalığın anası, her kötülüğün mayası ve sağlığımızın en büyük düşmanıdır. Şer kapılarının anahtarı ve insanlığın baş derdi, serhoşluk veren içkilerdir.

Hapsanedeki mahkumların, sanatoryumdaki mağ­durların, tımarhanedeki mecnunların pek çoğu, içki mübtelâsı olmaları yüzünden bu acıklı duruma düş­müş bulunmaktadır.

İçki, insan vücudundaki dokuların gelişmesini engeller ve yavaş yavaş ifsat ederek ölüme sürük­ler.

İçki, insan vücudunun hastalıklara karşı muka­vemetini azaltır ve -bilhassa- hazım cihazı hastalık­larına karşı mukavemetsiz bir hâle sürükler, hastalıkların iyileşmesini geciktirir, sinir ve akıl has­talıklarına sebep olur.

Sayılamayacak derecedeki zararlarından dolayı, âlemlere ve âdemlere rahmet olarak gönderilen Re­sûlullah (s.a.v.), ümmetlerini uyarmakta ve “İçkiden sakınınız. Çünkü o, her şerrin anahtarıdır” buyur­maktadır (Feyz’ül-kadir c. 1, s, 154).

Yukarıdaki âyet-i kerime meali tetkik süzgecinden geçirilecek ve üç boyutlu bir incelemeye tâbi tutula­cak olursa bazı hakikatler anlaşılmış olur. Şöyle ki:
a) Cenab-ı Hak, içkiye “MURDAR” adını ver­miştir. Akl-ı selim sahibi bir mü’min, bu ilâhi beyan karşısında tiksinti duyar. Zirâ Allah’ın murdar adını verdiği bir şeyden akıl, mide ve ruh tiksinmiş olur.

b) İçki, şeytanın amelinden bir iş olarak vasfedil-miştir. Çünkü ondan şerden ve zarardan başka bir şey gelmemektedir. Kim şeytanın kölesi olmaktan hoşlanmazsa içkiden uzaklaşmak zorundadır.

c) İçki ile ilgili her iş haram olduğundan dolayı sadece içmek yasaklanmakla kalmamış, içkinin ta­mamından uzaklaşmak emredilmiştir.

d) İçkiden uzaklaşmak, felâh ve kurtuluşa sebep olarak gösterilmiştir. Fert ve cemiyet olarak kurtulu­şa ermek, içkiden ve içki ile ilgili her işten uzak­laşmaya bağlıdır.

e) İman ehlinin ne derece içkiden uzak durması gerektiğini ihtar eden bir hadîs-i şerifte şöyle buyrul-maktadır: “Zinâ eden, zinâ ettiği vakit (kâmil) mü’min olarak zina edemez. Hırsız, çaldığı sırada (olgun) mü’min olarak hırsızlık yapamaz. Şarap içen kimse, onu içtiği zaman mü’min(-i kâmil) olarak içemez” (Buhârî c. 6, s. 241; Müslim c. 1, s. 54).

Muhbiri sâdıkımız Hz. Muhammed (s.a.v.), bu manâyı teyit eden diğer bir hadisi şeriflerinde şöyle buyurmaktadır: Allah’ı şahit tutuyorum, Allah için
şahitlik ediyorum! Andolsun ki Cebrâil bana şöyle dedi: “Yâ Muhammed, içkiye devam eden kimse puta tapan gibidir” (Feyz’ül-kadir c. 1, s. 526).

Faziletli Gençler!
Puta tapanlarla birlikte azap görmek istemezse­niz, etrafınızı kuşatan alkol bağımlısı bahtsızların teşkil ettiği çemberi aşmalısınız. Ayyaş felsefesi olan konuşmaların tesirinde kalmayınız ve Allah Teâlâ’ya kul, Resûlüllah’a ümmet olmanın icaplarını yerine getirmeye çalışınız.

Akılların muallimi ve dini hükümlerin mübelliği bu­lunan Resûl-i âlîşân Efendimizin diğer bir hadisinde şu uyarı yapılmaktadır: “İçki, kötülüklerin anası (ve esası)dır. Kim onu içerse, kırk gün namazı kabul olunmaz. O karnında iken ölecek olursa cahiliyet (devri) ölümü ile ölmüştür” (Feyz. 3.1, s. S. 526).

İnsan vücudundaki hücrelerin kırk günlük bir ha­yatı vardır. Bu kadar bir zaman geçince, hücrenin ortasındaki çekirdek, müstakil bir hücre haline gel­mekte ve yenilenmektedir. Bu müddet içinde alkolün tesiri altında kalmış bulunan bir vücut ile eda oluna­cak namazlar makbul olmaz. Borç ödense bile bu namazlar ile Rabbimizin rızası kazanılmaz. İçki içen kimsenin, varsayım olarak namaz kıldığını farzetsek bile, ibadeti Allah katında makbul ve mahbub ola­maz.

İçki masasının başına dost gibi oturup kavga ve -hatta- cinayetle düşman olarak kalkanlar az değil­dir. Ayıldığı zaman kederinden bayılsa bile nedame­ti ne beşeri hukuk müvacehesinde, ne de maşeri vicdanda bir fayda vermemektedir.
Şeytanın içki vasıtasıyle insana yaptığı zararı Allah Teâlâ bir âyeti kerimede şöyle açıklamakta­dır: “Şeytan, içkide ve kumarda ancak aranıza düş­manlık ve kin düşürmek, sizi Allah’ı anmaktan alı-koymak ister Artık siz (hepiniz) vaz geçtiniz değil mi?” (Sûre-i Mâide 91).

İçki mübtelâları Allah’ı zirretmek şöyle dursun, O’nu hatıra bile getirmek istemezler. Allah’ı zikir ile kadehteki “zehir” birbirinin zıddı olan duyguları kamçılamaktadır. Zikir, ruhta heyecan ve şevk mey­dana getirir. İçki ise, nefiste isyanı ve behimî zevki körükler. Bu menfi duygunun akla ve ruha yaptığı tesir sonunda birçok kimsenin, içkiye başladıktan sonra namazı bıraktıkları görülmektedir.

Ferdin sağlığını tahrip eden, hısımları hasım hâli­ne getiren ve insanları Allah’a kulluktan uzaklaş­tıran içkinin Allah resûlünce lanetlendiğini görüyo­ruz. İçkiye alışan ve bulaşan kimselerin Peygam­berimiz (s.a.v.)in lanetine hedef oldukları hadîs-i nebeviyi meâl olarak tetkikinize sunuyorum:

“Resûlüllah (s.a.v.), şarap (ile ilgili) hususta on (şahs)a; (üzümü) sıkana, sıktırana, içene, taşıyana, kendisi için taşınılan kimseye, sakisine (garsonuna), satıcı­sına, bedelini (kazancını) yiyene, satın alana, ken­disi için satın alınana lânet etmiştir” (Tuhfet’ül-Ah-vezi c. 4, s. 516-517).

Aklı ve vücudu tahrip ederek insanları tedrici ola­rak deliliğe sevkeden, cinayetlere ve dengesizlik­lere sürükleyen içki, ferdi ve toplumu zararlara uğ­rattığı için, müskiratla ilgili her iş lanetlenmiş bulun­maktadır. Zirâ içen olmazsa içiren olmayacak, üzü­mü sıktıran olmazsa ezip suyunu çıkaran bulunma­yacak, satın alan olmaz ise bayiliğini yapan çıkma­yacak, taşıtan olmazsa hamallığını yapan bulun­mayacaktır.

Bu gibi faaliyetleri yapanlar, birbirine destek ol­makta ve kollektif suç işlemektedirler. İslâm’da men­faat temini, mutlak manâda bir kazanç anlayışına dayanmamaktadır. Mefsedetleri defetmek, menfaat celbinden önce dikkate alınacaktır. Bu ölçüye ters düşen bir kazanç anlayışına heves edilmeyecektir.
Bir topluluk, ibni Abbas (r.anhüma)ya şarap alıp satmaktan sual etmişler. O, “Sizler müslümanlar mı­sınız?” diye sormuş. Onlar, “Evet” deyince ibn-i Ab­bas şöyle konuşmuş: “Şu muhakkaktır ki, şarap sat-mak, onu satın almak ve şarap (adı verilen müski-rat)da ticaret yapmak iyi olmaz ve bu davranışlar müslümanlara yakışmaz” (Müslim c. 6, s. 102).

Allah Teâlâ’nın haram kıldığı şeyler arasında hü­küm bakımından bir fark yoktur Domuz alıp satmak ne kadar haram ise içki satmak da o derece ya­saktır. Allah Resulünün uyarısına kulak vermeyip içki bayiliği yapan bir kimse, murdar bir işle elini kir­letmiş olur. Bu ciheti tesbit eden bir hadîsi nebe­vide şöyle bir hatırlatma yapılmaktadır: “Kim içki sa­tarsa, artık domuzların kasaplığını da yapsın” (Feyz’ül-kadir c. 6, s. 93).

Milletimizin Ümmîd-i İstikbali Bulunan Gençler!
İçkinin hiçbir şeyinden fayda ummayınız. İçki ba­ğımlısı hâline gelmiş emsalinizin tesiri altında kalma­yınız ve serhoş felsefesi olan konuşmalara kulak vermeyiniz. Allah Teâlâ’nın İsm-i Celâline benze­yen parmaklarınızla içki kadehini tutmayınız. Boyalı bayanlar aracılığı ile sizi içki masasının başına çekmek isteyenler olacaktır. Onlara aldanmayınız ve kanmayınız.

Allah Teâlâ nefsimizi ve neslimizi paranın hara­mından, kadının yamanından ve alkolün dumanın­dan korusun.

Kaynak: Zehirliok.com

İSLAM’DA SÛİZANDAN SAKINMAK

İL:KÜTAHYA AY-YIL:TEMMUZ-2007

TARİH:27/07/2007

İSLAM’DA SÛİZANDAN SAKINMAK

وَمَا يَتَّبِعُ أَكْثَرُهُمْ إِلاَّ ظَنّاً إَنَّ الظَّنَّ لاَ يُغْنِي مِنَ الْحَقِّ شَيْئاً إِنَّ اللّهَ عَلَيمٌ بِمَا يَفْعَلُونَ

Değerli Mü’minler!

İslam dini; sosyal ilişkilere, ahlâkî davranışlara, kişilik haklarının korunmasına, güven, huzur ve barış ortamını yok edecek, kavga, tartışma ve dargınlıklara sebep olacak davranışlardan kaçınılmasına büyük önem vermiştir. Bu sebeple sosyal ilişkileri zedeleyen, temel hakları ihlal eden ve ahlakî zafiyete sebep teşkil eden su-izan, dedikodu, gıybet, iftira, yalan, tecessüs gibi… Söz, fiil ve davranışları yasaklamıştır. Bu davranışlardan biri de su-izandır. Sûizan; Bir insan hakkında kötü zanda bulunmak, art niyetli düşünmektir.

Muhterem Mü’minler!

Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır. “Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini yapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir”[1] ayette sûizan ve gıybet açıkça yasaklanmakta; suizannın günah, gıybet etmenin ölü bir insanın etini yemek mesabesinde olduğu ifade edilmektedir. Bu itibarla kişi kendisiyle aynı inancı paylaşan Müslüman kardeşi hakkında suizan değil hüsnü zan beslemelidir. Zira iman, ahlâk ve kardeşlik bunu gerektirir. Müslümanın, Müslüman kardeşi hakkında iyi düşünmesi ve ona güvenmesi hem dininin ve hem de insanlığın gereğidir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v) hadislerinde “Zandan sakının, zira zan, sözlerin en yalanıdır…” buyurarak suizannı sevmediği ve yasakladığı davranışlardan olan yalancılıkla ilişkilendirmektedir. Peygamberimiz (s.a.v) hadisin devamında bizleri şöyle uyarmaktadır. “Ey Müslümanlar! Tecessüs etmeyin (Birbirinizin kusurunu araştırmayın) haber koklamayın, haksız yere rekabet etmeyin, birbirinize haset etmeyin, birbirinize kin tutmayın, birbirinize sırt çevirmeyin. Ey Allahın kulları! Kardeş olun. Müslüman Müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu mahrum bırakmaz, onu tahkir etmez. Kişiye şer olarak Müslüman kardeşini tahkir etmesi yeterlidir. Her Müslümanın diğer Müslüman’a malı, kanı ve ırzı haramdır. Allah sizin suretlerinize ve kalıplarınıza bakmaz fakat kalplerinize ve amellerinize bakar. Hz. Peygamber eliyle göğsünü işaret ederek “Takva şuradadır.”[2]

Peygamber Efendimiz burada özellikle Müslümanın ırzı, namusu ve malının dokunulmaz oluşu ile şekillerin, renklerin ve dış görünüşün değil ihlâsın, takvanın ve imanın önemine vurgu yapmıştır. Bu hususun sûizanla ilgisi vardır. Çünkü insanlar genellikle önce kalplerinde birbirleri hakkında sûizanda bulunurlar, daha sonra bunun dedikodusunu yaparak arkadan çekiştirirler ve böylece çok çirkin bir davranış olan gıybet etmiş olurlar.

Aziz Cemaat!

Dinimiz, aile ve toplum hayatının güvenli ve huzurlu olmasına, fertlerin güzel ahlaklı olmasına büyük önem vermiştir. Suûizan, aile ve toplumun güven ve huzurunu yok eden, fertlerin gayr-i ahlâkî olmasına neden olan kötü davranışlardan biridir. Bu sebeple Yüce Rabbimiz ve Sevgili Peygamberimiz tarafından yasaklanmıştır. Bu vesile ile sûizanda bulunan kişi, hem tövbe etmelidir, hem de hakkında zanda bulunduğu kişiden helâllik alması gerekir. Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) bizleri şöyle ikaz etmektedir.” Müslümanların eksiklerini, ayıplarını araştırmayın. Zira her kim Müslümanların ayıplarını araştırırsa, Allah Teâlâ da onun ayıbını (kusurunu) tâkip eder, nihayet evinin içinde bile onu rezil ve rüsvây eder.”[3]

Bu hadisi şerife binaen dinimiz, bir kimsenin ayıplarını, kusur ve hatalarını araştırıp, açığa vurmayı yasaklarken, kul hakkına taalluk etmeyen, zulüm ve haksızlık olmayan, söylenilmesi ve sûizanda bulunulması halinde kimseye fayda sağlamayan türden olanlarını örtmeyi ahlâki bir fazilet olarak değerlendirmiştir.

Muhterem Cemaat!

Öyleyse bizler! Çok kıymetli olan ömür sermayemizi Allah’ın rızası doğrultusunda harcamalı, Kur’an ahlakına ters düşen davranışları terk etmeli, nefis muhasebesi yaparak kötü duygu ve düşüncelerimizi terk etmeliyiz.

Hutbemi, başında okumuş olduğum ayet-i kerime meali ile bitiriyorum.” İnsanların çoğu, sırf kuru bir zan ardında gider. Fakat zan haktan hiçbir şey ifade etmez. Muhakkak ki Allah, onların yaptıklarını tamamen bilmektedir.”[4]

HUTBEYİ HAZIRLAYININ ADI VE SOYADI

İbrahim BALKAN

Valide Camii İmam-Hatibi

KÜTAHYA

[1] - Hucurat, 12

[2] - Buhari, Vesâyâ, 8

[3] - Ebu Davud, Edeb, 44

[4] - Yunus, 36

İSLAM’DA ADALET

Muhterem Mü’minler!

Adalet düzenli ve dengeli davranmak, her şeyin hakkını vermek, bir şeyi yerli yerine koymaktır. İslam dininde adalet, kültür, bilgi, mevki, cinsiyet, ırk, dil ve din farkı gözetmeden insanlara insan olmaları yönünden eşit davranmak ve haklarını vermek demektir.
Kişinin, hiçbir ayırım yapmadan nimet ve zorluklar karşısında eşit tutulması, işinin ehli olması ve işi yapabildiği ölçüde hakkını elde etmesi, adaletin yerini bulması demektir.

Dinimiz İslam, hakkında hüküm vereceğimiz veya şahitlik edeceğimiz kişiler yakınlarımız bile olsa doğruyu söylememizi emrediyor:
“Ey iman edenler! Adaleti titizlikle ayakta tutan, kendiniz, ana babanız ve akrabanız aleyhinde de olsa Allah için şahitlik eden kimseler olun. (Haklarında şahitlik ettikleriniz) zengin olsunlar, fakir olsunlar Allah onlara (sizden) daha yakındır! Hislerinize uyup adaletten sapmayın, (şahitliği) eğer, büker (doğru şahitlik etmez) yahut şahitlik etmekten kaçınırsanız (biliniz ki) Allah yaptıklarınızdan haberdardır” [3].
Bir gün hırsızlık yapan Fatıma adında bir kadın Hz. Peygamber’in huzuruna çıkarıldı. Suçu tespit edildiği için Hz. Peygamber onu cezalandıracaktı. Fakat Mekke’nin ileri gelen bir kabilesindendi. Bazı kişiler bu kadının cezalandırılmaması için Peygamberimizin çok sevdiği Hz. Üsame’yi aracı olarak gönderdiler. Bu duruma kızan ve üzülen Peygamberimiz yüksek bir yere çıkarak şu konuşmasını yaptı:
“Ey İnsanlar! Geçmiş milletlerin ne yüzden yollarını sapıttığını biliyor musunuz? Onların asilzadeleri bir şey çalarsa onu cezalandırmazlar, itibarı az olanları çalarsa onu cezalandırırlardı. Allah’a yemin ederim ki böylesine adi bir işi o Fatıma değil de kızım Fatıma yapmış olsaydı onu da cezalandırırdım” [4].

Değerli Mü’minler!

Hayatı en güzel ahlak örnekleriyle dopdolu olan Rahmet Peygamberi Hz. Muhammed (s.a.v.)’e Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: “De ki: Ben Allah’ın indirdiği kitaba inandım ve aranızda adaleti gerçekleştirmekle emrolundum” [1]
Adalet, her insanın uyması gereken çok önemli bir görev olmakla beraber bilhassa idarecilerin adaletli davranmaları daha da önemlidir. Hz. Peygamber buyuruyor ki:
Adil, bilgili ve başarılı idareciler; hısım, akraba ve Müslümanlara karşı yumuşak kalpli ve şefkatli olanlar; aile fertleri kalabalık olduğu halde harama el uzatmayan, haramdan uzak kalmaya çalışanlar cennet ehlidirler” [2].
Hz. Peygamber hiçbir gölgenin bulunmadığı kıyamet gününün boğucu hengamesinde Arş-ı Âlâ’nın gölgesinde ferahlanacak yedi sınıf insanı zikrederken en başta “Adaletli davranan idareci”yi saymıştır. [5]

Aziz Müslümanlar!

Peygamber Efendimizden itibaren İslam tarihinde öyle adalet örnekleri vardır ki, bunlar melekleri dahi imrendirecek özelliktedir. Bunlardan yakın tarihimizdeki bir örnekle hutbemizi bitirelim. İstanbul’daki Fatih Camii’nin sütunlarını kısa kesen Rum ustanın elini kestiren Fatih Sultan Mehmet’in elinin kesilmesine de, kendi tayin ettiği mahkeme reisi Kadı Hızır Efendi hüküm vermişti. Böyle bir kararın çıkmasından çok etkilenen Rum usta davasından vaz geçmiş ve Fatih’in elinin kesilmesine mani olmuştu. İşte böyle bir adalet anlayışının uygulanmasıyladır ki Osmanlı Devleti 600 küsur yıl ayakta kalmıştı. Hülâsâ adalet mülkün temelidir.

_____________________
[1] Şûrâ, 42/15.
[2] Müslim, “Cennet”, 6
[3] Nisâ, 4/135.
[4] Buhârî, “Hudûd”, 11; Müslim, “Hudûd”, 8.
[5] Buhârî, “Ezân”, 36; Müslim, “Zekât”, 91.

Faik AKTAŞ
Eyüp Vâizi

Yayınlandı:  on Ocak 31, 2009 at 10:58 am Yorum Yapın
Tags: , , , , , , , , , ,

KIYÂMET ALAMETLERİ

(Eşrâtu’s-Saa), âhir zamanda (zamanın sonları) ortaya çıkarak Kıyâmet’in yaklaştığını, kopmak üzere olduğunu gösteren belirtiler. Bu belirtiler genellikle Küçük Alametler (Alâmât-ı Suğra) ve Büyük Alametler (Alâmât-ı Kübrâ) olmak üzere iki bölüm halinde incelenir.

Kur’an, Kıyâmet’in zamanını Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceğini belirtir (el-A’raf, 7/187; Lokmun 31/34; el-Ahzab, 33/63). Buna karşılık yaklaştığını (el-Zümer, 54/1), yakın olduğunu (en-Nahl, 16/77), ansızın geleceğini (el-A’raf, 7/187) bildirir. Kıyâmet alametlerinin belirdiğini (Muhammed, 47/18) ifade etmekle birlikte bunlar hakkında bilgi vermez. Ancak, “Saat yaklaştı, ay yarıldı yarılacak” (el-Kamer, 54/1) âyetinin ikinci bölümünün “ay yarılacak” biçimde anlaşılması durumunda, bu olay Kur’an’da anılan tek Kıyâmet alameti olma özelliği kazanır.

Hadis külliyâtları ise Kıyâmet’ten önce ortaya çıkacak alametlerden söz eden çok sayıda hadis ihtiva eder. İslâm bilginleri hadislerde dile getirilen alametleri nitelikleri açısından değerlendirerek bunları Küçük Alametler (Alâmât-ı Suğrâ) ve Büyük Alametler (Alâmât-ı Kübrâ) olmak üzere iki başlık altında toplamışlardır. Âhir zaman olarak tanımlanan Kıyâmet öncesi donemde dini duygu, düşünce ve davranışların zayıflaması, dini kurallara gereken önemin verilmemesi, ibadetlerin terkedilmesi, ahlaksızlığın çoğalması biçiminde kendini gösteren Küçük Alametler’in başlıcaları şu şekilde sıralanabilir:

a) İnsanların bina yapmakta birbiriyle yarışmaları (Buhârî, Fiten, 25; bk. Tecrid-i Sarih Terc; 1/58).

b) İnsanların ölümü temenni etmeleri (Buharî, Fifen, 25; Müslim, Fiten, 53-54)

c) Câriyenin efendisini doğurması (Müslim, İmân, 1).

d) Hicaz’da bir ateşin çıkarak Busra’da (Şam yakınlarında bir yer) develerin ayaklarını aydınlatması (Buhârî, Fiten, 24; Müslim, Fiten, 42).

e) Fırat nehrinin sularının çekilerek, nehir yatağından altın çıkması (Müslim, Filen, 29-31).

f) İkisi de hak iddiasında bulunan iki büyük İslâm ordusunun birbiriyle savaşması (Buhârı, Fiten, 25; Müslim, Fiten, 17).

g) İslâmî ilimlerin ortadan kalkması, cehaletin artması (Buhârî, Fiten, 4).

h) Depremlerin çoğalması (Buhârî, Fiten, 25).

ı) Zamanın yaklaşması, gece ile gündüzün eşit olması (Buhârî, Fiten, 25).

i) Cinâyetlerin çoğalması, fitnelerin zuhur etmesi (Buhârî, Fiten, 4; Müslim, Fiten, 18).

j) Yahudilerle Müslümanların savaşmaları, Müslümanların Yahudileri öldürmesi (Tecrid-i Sarih Tercümesi, VIII, 341; Müslim, Fiten, 79-82).

k) Zinanın açıkça işlenmesi, içki tüketiminin artması, kadınların çoğalıp erkeklerin azalması (el-Ali en-Nâsif Tac, 5/335).

l) Kahtân’dan bir kişinin çıkarak, insanları asâsı ile sevketmesi Buhârî, Fiten, 23).

Kıyâmetin büyük alâmetleri ise şu hadis-i şerifte toplu olarak zikredilir: Huzeyfetu’l-Gifarı (r.a)’den rivayet edilmiştir: Biz bir gün kendi aramızda konuşurken, Hazreti Peygamber yanımıza çıkageldi. Bize “Ne konuşuyorsunuz?” dedi. Biz de “Kıyâmet gününden konuşuyoruz” diye cevap verdik. Hazreti Peygamber” Şüphesiz on alâmet görülmedikçe kıyamet kopmayacaktır” dedi ve “Deccâl’i, dumanı(duhan), Dâbbetü’l-arz’ı, güneşin batıdan doğmasını, İsa (a.s.)’ın yere inmesini, Ye’cûc ve Me’cuc’u, doğuda, batıda ve Arap yarımadasında olmak üzere üç yer çöküntüsünü, son olarak da Yemen’den çıkarak insanları Mahşere sürecek ateşin vuku bulacağını söyledi” (Müslim, Fiten, 39).

Kıyâmetin bu on büyük alameti başka hadislerce ya da İslâm bilginlerince şu şekilde açıklanır:

1. Deccal’in ortaya çıkışı: Deccâl, kıyâmette zuhur edecek yalancı bir kişidir, İslâm Dini’ni ve müslümanları ifsad edip, kötülüğe ve bozgunculuğa sevketmek isteyecektir. Deccal’in sağ gözünün kör olduğu, iki gözünün arasında “kâfir” yazdığı, çocuğunun olmadığı, Medine’ye ve Mekke’ye giremeyeceği, ortaya çıktıktan sonra yeryüzünde kırk gün kalacağı, bu süre içerisinde istidrac türünden bazı olağanüstü olaylar göstereceği, daha sonra da yine kıyâmetin büyük alametlerinden olan Hz. İsa’nın yeryüzüne inmesiyle onun tarafından öldürüleceği sahih hadislerde belirtilmiştir (Buhârı, Fiten, 26; Müslim, Fiten, 37, 39, 40, 91, 101, 110, 112).

2. Duhan’ın çıkışı: Duman anlamına gelen duhan da kıyâmetin büyük alametlerinden biridir (Müslim, Fiten, 39). Kıyâmetin vukuundan önce dünyayı bir duman bulutu kaplayarak, kırk gün ve kırk gece kalacak, mü’minler nezleye tutulmuş gibi, kâfirler ise sarhoş gibi olacaklardır.

3. Dabbetü’l-arz’ın çıkışı: Kıyâmet’ten önce çıkacağı bildirilen bir yaratıktır. Kelime anlamı “yer hayvanı” demektir. Kur’an-ı Kerim’de “Kendilerine söylenmiş olan başlarına geldiği zaman, yerden bir çeşit hayvan (dâbbe) çıkarırız ki o, onlara, insanların âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını söyler” (en-Neml, 27/82) buyurulmaktadır. Hz. Peygamber Dâbbetü’l-arz hakkında “Çıkacak olan kıyâmet alametlerinden ilki, güneşin batı tarafından doğması ile, bir kuşluk vakti insanlara karşı bir dâbbenin (hayvanın) zuhurudur. Bu iki alametten biri, arkadaşından evvel olur. Akabinde diğeri de onun izi üzerinde yakın olarak meydana gelir” (Müslim, Fiten, 118) buyurmuştur.

4) Güneşin Batıdan doğması: Güneş batıdan doğacak, insanlar topluca iman edecek, ancak daha önce iman etmemiş olanların imanları kendilerine bir yarar sağlamayacaktır (Tecrid-i Sarih Tercümesi, XII 307; Müslim, Fiten, 118).

5. Hazreti İsa (a.s)’ın inmesi: Ehl-i sünnet itikadına göre Kıyâmetin vukuundan önce Hazreti İsa yeryüzüne inecek, hristiyanları İslâm’a davet edecek, Deccâl’i öldürecek, Hazreti Peygamber (s.a.s)’in şerîati ile hükmedecektir (Buhârî, Büyû, 102; Müslim, İmân, 242-247).

6. Ye’cûc ve Me’cûc’ün çıkışı: Kıyâmetin vukuundan önce çıkarak “yeryüzünde bozgunculuk yapacak” (el-Kehf, 18/94) olan asılları ve soyları belirsiz iki insan topluluğudur (Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, IV, 3288). Hz. ZülKarneyn’in önlerine yaptığı seddin yıkılarak (el-Enbiya, 21/96) açılması ile yeryüzüne dağılacaklar insanlara saldıracak, kentleri yakıp-yıkarak harabe haline getireceklerdir. Bazı rivayetlerde bu seddin Çin seddi olduğu zikredilir (Muhammed Hamdi Yazır, a.g.e., IV, 3291, 3374; Buhârı, Enbiyâ, 7; Müslim, Fiten, 1,2).

7.8.9. Doğuda, Batıda, Arap Yarımadasında olmak üzere üç bölgede yer çöküntülerinin meydana gelmesi de Kıyâmet’in büyük alametlerindendir (Müslim, Fiten, 39).

10. Yemen’den çıkacak olan büyük bir ateşin insanları önüne katarak sürmesi (Müslim, Fiten, 39).

Ebu Davud ve Tirmizi’nin Sünen’lerinde yeralan bazı hadislere göre Mehdî’nin çıkması da Kıyâmet’in büyük alametlerindendir (Sünen-i Tirmizî, IV, s.1-93: Sünen-i Ebu Davud, N. Şr. M.Abdul Hamid IV, 100, 106).

Hz. Peygamber (s.a.s), Kıyâmetin kötü insanlar ve kâfirler üzerine kopacağını bildirmiştir. Bu hadislere göre Kıyâmet kopmadan önce mü’minlerin ruhları alınacak ve onların âhirete göçmeleri sağlanacaktır (Buhari, Fiten, 5; Müslim, imare, 53).

Ahmet ÖZGEN (Samil Islam Ans.)

İçki – NAMAZ – Ölüm

Edirne’den Özgür Nizam: “İçkinin dünyevî ve uhrevî zararları nelerdir? İçkili ve cünüp iken ölmenin hükmünü açıklar mısınız? İçkiliyken (sarhoşken değil) neler yapılmaz? İçki içtikten sonra kırk gün namaz kılınmaz veya kabul olmaz diye duydum, doğru mu?”

Azı veya çoğu sarhoşluk veren her içkinin azı da, çoğu da haramdır. Peygamber Efendimiz’in (asm) beyanıyla: “Bir küpü sarhoş eden şeyin, bir avucu da haramdır.” (1)

İçkiyi haram kılan âyet, bu yasağın gerekçesini ve hikmetini de açıklamıştır: Şeytan işi pislik olması, saâdete ermeye engel teşkil etmesi, insanlar arasında düşmanlığa yol açması, kin ve nefret uyandırması, vücûdu tahrip etmesi, Allah’ı anmaktan ve namaz kılmaktan alıkoyması. (2) İçki; sinir sisteminde, beyin damarlarında, omurilik ve çevre sinirlerinde çok büyük ve çok çabuk yıpratıcı ve olumsuz tesirler yapar. Beyin üzerinde öldürücü darbeleri vardır. Beyin sinirlerini zedeleyerek kısmî felçlere yol açar ve muhtelif hastalıklara sebep olur. Göz sinirlerini tahrip ederek gözlerin bozulmasına neden olur. Kalp hücrelerini zedeler ve yorar. Kalp hücrelerinde içki nedeniyle meydana gelen yorgunluk, “miyokard” denilen kalp adalesinin eskimesine ve yıpranmasına neden olur. Böbreklerde yara açar, kanın süzülmesini aksatır. İçkiden dolayı yaralanan böbrekler, idrardaki zehirleri süzemez hale gelir. Bu zehirli maddeler kana karışır ve “üremi” denilen kan zehirlenmesine yol açar. Damarlarda kireçlenme meydana getirir. Bu da erken bunamaya sebep olur. Hücreleri uyuşturur, vücudun hastalıklara karşı mukavemetini ve direncini kırar. Karaciğerin, kan yığılmasıyla önce büyümesine, sonra büzülmesine ve çürümesine yol açar.

İçkinin ruh üzerindeki zararları ise çok daha vahimdir: Zihin, dikkat, şuur ve irâde üzerinde korkunç dağınıklıklara sebep olur. Şiddetli ümitsizlik ve karamsarlık doğurur. Dikkat, şuur ve irâdenin zayıflamasıyla kavgalara, cinâyetlere, âile geçimsizliklerine, nice yuvaların yıkılmasına, nice dostlukların bozulmasına, nice acı trafik kazalarına ve nice âsâyişi ihlâl edici fiillere neden olur.
İçki, fertte ve toplumun bünyesinde, sosyal ve iktisâdî hayatta kapanmaz yaralar açar, acı felâketler doğurur. Aile nafakasını içkiye verenler, faydasız ve boş yere harcama yaparak israf etmiş olmakla berâber, âile ve  çocuklarının hakkını da yemiş olmaktadır. Netice itibariyle içki içmek, hayatına kıymet veren, kazancının değerini bilen, kul hakkını gözeten ve sağlığına önem veren akıllı kimselerin yapacağı şey değildir. Peygamber Efendimiz (asm), “İçki bütün kötülüklerin anasıdır” (3) buyurmuştur.
İçkinin uhrevî zararları fizikî veya sosyal bünyemiz üzerinde değil;—Allah affetmediği takdirde—benliğimiz, kişiliğimiz, karakterimiz, varlığımız, mâneviyâtımız, ebedî ümitlerimiz, saadetimiz ve sevincimiz üzerinde tam bir yıkım getirir. Çünkü, Allah’ın açık nehyine ve yasağına karşı duyarsız kalınmıştır.

İçki büyük günahlardandır. Ancak Allah’ın affı, merhameti ve mağfireti geniştir. Kim günahı terk eder ve Allah’a dönerse, Allah’ın af ve mağfiretinin—inşâallah—onunla olacağına dâir kuvvetli haberler ve müjdeler vardır. Allah bütün günahları bağışlar ve siler.(4) Yeter ki kul Rabb’ine bir adım atsın; Allah kulunu koşarak kucaklar. Yeter ki kul hiçbir şeyi Allah’a ortak koşmayarak O’na dönsün; yerle gök dolusu günahları da olsa Allah affeder. (5)
İçkili iken veya cünüp iken ölmek konusunda zâhirî nazarda her hangi bir hüküm söylememiz doğru olmaz. Hoş bir tecellî değildir. Tevbeye fırsat bulamadan veya kendisine tevbe nasip olmadan ölümün kapıyı çalması, insanın tüylerini ürperten bir vahâmettir. Biz yine de, Allah’ın affetmesini temenni edelim. İç yüzünü bilemeyiz.

İçki aldıktan sonra sarhoş olup olmamak hiçbir şeyi değiştirmez, günahı hafifletmez.
İçkili iken veya sarhoşken namaz kılınmaz. Fakat halk arasında içki aldıktan sonra kırk gün namazın kabul olmayacağı veya namazın kılınmayacağı tarzındaki söylenti doğru değildir. Sarhoşluk geçtikten sonra nedâmet edilebilir, pişmanlık duyulabilir, bir daha içki kullanmamaya içtenlikle söz verilebilir, tevbe ve istiğfar yapılabilir ve tabiî ki namaz kılınabilir.
Kul ile Allah arasına kim girebilir ki?

Dipnot: 1-Ahmed, Müsned, 6/71, 72, 131; 2-Mâide Sûresi, 5/90, 91; 3-Suyûtî, Câmi’üs-Sağîr, 2/12; 4-Zümer Sûresi, 39/53; 5-Riyâzu’s-Sâlihîn, 412..

Yayınlandı:  on Ocak 4, 2009 at 9:52 pm Yorum Yapın
Tags: , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

İslam’da Arkadaşlık

Bismillahirrahmanirrahim
Kur’an-ı Kerim Müddessir suresinin 42. ayetinde insanı cehennemlik yapan sebeplerden birisini de kötü ve laubali arkadaşlarla birlikte olmak ve böylece onların hal ve hareketlerine iştirak etmek olarak tanıtmaktadır.
Kur’an-ı Kerim sapık ve imansız arkadaşlar tarafından yoldan çıkarılan kimselerin (kıyamet günü) pişmanlıklarını şöyle tasvir emektedir::
“O gün (nefsine ve başkalarına) zulmeden kimseler ellerini ısırarak şöyle der: Ah, keşke Peygamber’le birlikte bir yol edinmiş olsaydım! Vaah, yazıklar olsun bana, keşke filanı dost edinmeseydim! Çünkü o, gerçekten bana geldikten sonra, beni zikirden (Allah’ı hatırlamaktan) saptırmış oldu…” (Furkan,28-29)
Resul-i Ekrem (s.a.a) de arkadaş seçiminin önemini şu şekilde beyan etmektedir: “Kişi dostunun dini üzeredir; şu halde her biriniz kiminle dost olduğuna baksın.” (Bihar-ül Envar, c.74, s.792)
İşte görüldüğü gibi dost ve arkadaşın insanın hayatında ne kadar önemli bir yere sahip olduğu bu ayet ve hadislerden iyice anlaşılmaktadır. Tek kelimede bir arkadaş insanı hem cennetlik yapabilir, hem cehennemlik!

Hz. Emir-ül Mu’minin Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Kötülerle oturmak, (insanın) iyi insanlar hakkında kötü zan beslemesine neden olur. İyilerle birlikte oturmaksa, kötüleri iyilere katar. İyilerin facirlerle (kötülük ehli olanlarla) oturması, onları facirlere katar. Kimin durumunu kestiremiyorsanız; dinini bilmiyorsanız, onun çevresine bakın. Eğer arkadaşları Allah’ın dinine bağlıysalar, o da Allah’ın dini üzeredir. Şayet arkadaşları Allah’tan başkasının dini üzere iseler, onun Allah’ın dininden nasipsiz olduğunu bilin. Çünkü Resulullah (s.a.a) şöyle derdi: “Allah ve âhiret gününe inanan bir kimse kafiri kardeş, faciri arkadaş edinmesin. Kim kafiri kardeş ya da faciri arkadaş edinse, facirdir, kafirdir.” (Bihar-ül Envar)

Yine şöyle buyurmaktadır:

“Kötü arkadaşla oturmaktan kaçın; zira o, kendisiyle birlikte olanı helak eder ve kendisiyle arkadaşlık yapanı alçaltır, bedbaht eder.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.299)

Allah Resulü (s.a.a) buyuruyor ki:

“Salih arkadaş yalnızlıktan daha iyidir; yalnızlık da kötü arkadaştan daha iyidir.” (Bihar-ül Envar, c.15, s.51)


İmam Sadık (a.s) ise şöyle buyuruyor:
“Kalbinden bir öğüt vericisi, nefsinden bir alıkoyucusu ve kendisine doğru yolu gösterecek (salih) bir dostu olmayan kimse, düşmanın boyunduruğu altına girer.” (Bihar-ül Envar, c.15, s.51)
KÖTÜ ARKADAŞIN ÖZELLİKLERİ


Resul-i Ekrem (s.a.a) kötü arkadaşı ölüye benzeterek şöyle buyurmuştur:

“Ölülerle oturup kalkmak kalbi öldürür.” Ölülerle oturup kalkmak da nedir ya Resulullah?” diye sorulunca şöyle buyurdu: “İmandan sapmış ve Allah’ın hükümlerine boyun eğmeyen kimselerle oturup kalkmak, ölülerle oturup kalkmak gibidir.” (Bihar-ül Envar, c.15, s.52)

Hz. Ali (a.s):
“Kötü arkadaş, Allah’a karşı isyanı senin gözünde süslü (ve güzel) gösteren kimsedir.” (Bihar-ül Envar, c.15, s.52)

Allah Resulü (s.a.a): “İnsanların en akıllısı cahillerden kaçan kimsedir.” (Bihar-ül Envar, c.15, s.52)

İmam Muhammed Bâkır (a.s):
“Şu dört kişiyle dost ve arkadaş olma: Ahmak, cimri, korkak ve yalancı. Çünkü ahmak, sana yarar vermek isterken zarar verir; cimri de senden alır, ama sana vermez; korkak ise (tehlike anlarında) senden ve ebeveyninden kaçar; yalancı da bazen doğru konuşsa da sözüne inanılmaz.” (Bihar-ül Envar, c.15, s.52)

İmam Zeyn-ül Abidin (a.s) ise kötü arkadaşları şöyle tanıtıyor:
“Fasık kimseyle arkadaş olma; çünkü bir karın yemeğe veya ondan daha aza seni satar. Ahmakla dost olma; zira o sana fayda vermek isterken zarar verir.Cimri insanla dost olmaktan kaçın çünkü o kendisine en çok muhtaç olduğun zaman seni yalnız bırakır. Yalancıyla arkadaşlık yapma; çünkü yalancı serap gibidir; uzağı yakın ve yakını ise sana uzak gösterir.” (Tuhef ul Ukul, s.279)

Hz. Ali (a.s): “Fasıklar, facirler ve açıkça Allah’a karşı günah işleyenle arkadaşlık yapma.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.304)

Hz. Ali (a.s): “Akıllı düşman, cahil dosttan daha iyidir.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.304)

İmam Rıza (a.s): “Cahille arkadaş olan (sürekli) zahmete düşer.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.304)

İmam Sadık (a.s): “İnsanlar arasında üç kişiyle arkadaşlık yapma: Hain, Zalim ve söz taşıyan. Zira insan için (başkasına) hıyanet eden kimse, sana da hıyanet eder; senin için başkasına zulüm eden kimse (bilahare) sana da zulüm eder ve sana zulüm getiren kimse sonrada senden başkasına söz götürür.” (Bihar-ül Envar, c.78, s.230)

Hz. Ali (a.s): “insanların kusurlarını araştırıp duran kimselerle oturup kalkma; zira onlarla arkadaşlık yapan onlardan selamet kalmaz.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.304)

Resul-i Ekrem (s.a.a): “Kendisi için istediğini senin içinde isteme-yen kimsenin dostluğundan sana bir hayır gelmez.” (Bihar-ül Envar, c.74, s.198)

İmam Sadık (a.s): “Aşağılık insanlarla haşir neşir olma; zira onlarla birlikte olmak insanı hayra götürmez.” (Bihar-ül Envar, c.78, s.249)

İmam Zeyn-ül Abidin (a.s) oğluna şöyle vasiyet ediyor: “Yavrum akrabalarıyla ilişkisini kesen kimselerle arkadaşlık yapma; zira ben böyle birinin Allah’ın kitabında üç yerde lanetlendiğini gördüm…” (Nur-us Sekaleyn, c.4, s.45)

İmam Sadık (a.s): “Şunu bilin ki dünyada Allah’ın (Azze ve Celle) rızasından yoksun bir şekilde gerçekleşen her dostluk, kıyamet günü düşmanlığa dönüşür.”(Nur-us Sekaleyn, c.4, s.612)

Hz. Ali ( a.s): “Onu bunu ayıplayan gıybet eden kimseyle arkadaş olma; yoksa sen de zan altına girersin.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.304)

İmam Ali (a.s): “Kötülerle arkadaşlık yapmak, insana kötülük kazandırır; rüzgarın pis kokulu bir yerden geçtiğinde kendisiyle kötü kokuyu başka yerlere taşıdığı gibi.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.302)

Kısacası insan, imandan yoksun, fâsık, Allah’ın hükümlerine boyun eğmeyen, insanı günahlara teşvik eden, zalim, söz taşıyan, hep başkalarının kusurlarıyla uğraşıp duran, kendisi için istediğini başkası için istemeyen, aşağılık olan, akrabalarıyla ilişkisini kesen, onu bunu ayıplayıp gıybet eden kimselerle arkadaşlık yapılaması nehy edilmiştir.
Bütün bunlara karşılık iyi ve dost olmaya layık kimselerin de özellikleri hadislerde beyan edilmiştir. İşte bunlardan bazı örnekler:

İYİ ARKADAŞIN ÖZELLİKLERİ
Hz. Ali (a.s) şöyle buyuruyor: “Bütün dostlar (bilahare bu dostluklardan ötürü) pişman olurlar; muttakiler hariç.” (Nur-üs Sekaleyn, c.4, s.612)
Yani takva ve Allah rızası üzere kurulan dostluklarda hiçbir zaman pişmanlık olmaz.
Hz. Ali (a.s): “Hikmet sahibi insanlarla arkadaşlık yap; ilimli insanlarla otur kalk ve dünyadan yüz çevir ki Cennet-ül me’vada yer alsın.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.301)
Yani bunlar insanın cennette girmesine vesile olur.
Hz. Ali (a.s): “Akıllı dostla arkadaşlık yapmak, ruhun hayatıdır.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.301)
Hz. Ali (a.s): “Çok arkadaş edinmek isteyen adamların, neden akıllı ve takvalı âlimlerle arkadaşlık yapmamalarına şaşarım; onlar ki faziletleri insana fayda verir, ilimleri insanı tehzip edip temizler ve arkadaşlıkları insana ziynet olur.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.302)
Resul-i Ekrem (s.a.a): “İnsanların en mutlusu saygı değer ve haysiyetli insanlarla oturup kalkanlarıdır.” (Bihar-ülEnvar, c.74, s.185)
Resul-i Ekrem (s.a.a): “Cennet bahçesinden bir bahçe gördüğünüz zaman ondan yararlanın.” Nedir bu cennet bahçesi ya Resulallah, diye sorulunca: “Mu’minlerin toplantılarıdır.” diye cevap verdi. (Bihar-ül Envar, c.15, s.51
Resul-i Ekrem’in (s.a.a) nakline göre havariler Hz. İsa’ya (a.s): “Kiminle oturup kalkalım?” diye sorunca: Hz. İsa (a.s) şöyle cevap verdi: “O kimseyle oturun ki onu görmeniz size Allah’ı hatırlatsın, konuşması sizin ilminizi artırsın, ameli sizi ahirete meyillendirsin.” (Tuhef-ul Ukul, s.81)
Hz. Ali (a.s): “Allah’a itaat etmek için insana yardımcı olan kimse arkadaşların en üstünüdür.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.313)
İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Arkadaşlığın (bir takım sınır ve ölçüleri vardır ki), onlara sahip olmayan gerçek dost ve arkadaş sayılmaz:
1- Sana karşı gizlisi ve aşikarı aynı olmalı;
2- Senin güzelliğini kendi güzelliği ve senin kusurunu kendi kusuru bilmeli;
3- Bir makam veya servet, onu sana karşı değiştirmemeli;
4- Gücü yettiği şeyi senden esirgememeli;
5- Musibet ve sıkıntı zamanlarında seni terk etmemeli, yalnız bırakmamalı.” (Bihar-ül Envar, c.78, s.249)
Hz. Ali (a.s): “Arkadaş arkadaşına üç şey de sahip çıkmadığı zaman gerçek arkadaş sayılmaz; musibet zamanında, gıybeti edildiği zaman ve vefat ettiği vakit.” (Mizan-ül Hikme, c.74, s.163)
Hz. Ali (a.s): “Gerçek arkadaş, arkadaşını zulüm ve haksızlıktan alı koyan, iyilik ve ihsan etmesine yardımcı olan kimsedir.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.311)
İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Dostlarınızı iki huyla deneyin; bu iki huy onlarda olursa, onlarla dostluğunuzu sürdürün; olmazsa onlardan uzaklaşın; namazlarını vaktinde kılmaya dikkat etmeleri; dar ve geniş günlerinde kardeşlerine iyilikte bulunmaları.” (Vesail-üş Şia, c.2, s.20)
Yine şöyle buyurmuştur: “Kardeşlerimin bana en sevimlisi, kusurlarımı bana hatırlatan kimsedir.” (Vesail-üş Şia, c.2, s.205)
İmam Sadık (a.s) yine şöyle buyurmaktadır: “Üç defa sana kızıp da hakkında kötü bir şey söylemeyen kimseyi kendine arkadaş seç.” (Bihar-ül Envar, c.74, s.173)
Yine şöyle buyurmuştur: “Bir arkadaşı üç şeyde imtihan etmediğin müddetçe ona arkadaş deme: Gazaplandığı sırada gazabının onu haktan batıla çıkarıp çıkarmadığına bak; dinar ve dirhem (dünya malı) düşkünlüğü ile imtihan et ve onunla yolculuk yap.” (Bihar-ül Envar, c.74, s.180)
Hz. Ali (a.s): “Arkadaş, zorluk zamanında imtihan edilir.” (Mizan-ül Hikme, c.5, s.312)
Hz. Ali (a.s): “İnsan güç kaybettiği zaman gerçek dost düşmandan belli olur. “ (Mizan-ül Hikme, c.5, c.312)

Yayınlandı:  on Aralık 14, 2008 at 12:18 pm Yorum Yapın
Tags: , , , , , , , , , , ,